—Geçen haftadan devam—
Madem ki kardeşim, Bediüzzaman Hazretlerinin Tarihçe-i Hayatı’ndan okuduk, öyleyse tekrar onunla devam edelim. Beni çok etkileyen, hayatımın karanlıklarına son vererek ömrümü aydınlatan o cümlelere, o sözlere bir bakalım. Bu sefer bizatihi Bediüzzaman Hazretleri kendisi anlatıyor. İyi dinle Ahmed Salih. Eminim sen de çok etkilenecek ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini çok iyi anlayacaksın. Bir gün yine Eşref Edip, Üstad Hazretlerine soruyor:
- “İstanbul seyahatinden muztarip misiniz?”
- “Bana ıztırap veren,” dedi. “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”
Ahmed Salih, İslâm Ağabeyin Tarihçe-i Hayat adlı Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını anlatan kitaptan okuduklarını tam anlamıyordu. Yani alışkın olmadığı, daha evvel hiç duymadığı kelimeler vardı. Onlar anlamasını zorlaştırıyordu. Fakat kalbi okunanları anlıyor olmalıydı ki yüreği kabarmıştı. Bediüzzaman Hazretlerinin yaşadıkları onu çok etkilemiş, yüreği burkulmuş, gözleri buğulanmıştı. Hâlâ inanamıyordu. “Nasıl olur da Allah için mücadele eden bir insan bu kadar zulme maruz kalabilirdi.” Kendisine de kızıyordu Ahmed Salih, “Bunca yıl Bediüzzaman Hazretlerini neden tanıyamadım, yazdığı eserleri neden okumadım” diyerek içinden serzenişte bulunuyordu kendisine. Ahmed Salih kendisiyle muhasebe ederken İslâm Abi okumaya devam ediyordu.
Eşref Edip, yine bir soru yöneltmişti Bediüzzaman Hazretlerine: “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?”
“Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
“Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”
İslâm Abisi okudukça, Ahmed Salih’in hayretli, şaşkın bakışları bir noktaya odaklanıp kalıyordu. “Aman Allah’ım, bu nasıl bir insan, bu nasıl bir hayat?” diye düşünüyordu. Soru sormak istiyor, fakat İslâm Abisini kesmek istemiyordu. Aslında okunan satırlar Ahmed Salih’in yüreğine işliyordu. Bu kadar etkili olduğu için okunanı bölmek, araya girmek istemiyordu. Tekrar dikkatini İslâm Abisine verdi.
“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
“İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musîbetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun. Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”
Ahmed Salih daha fazla dayanamamıştı. “Hayır! Olmaz, olamaz. Milletin imanı için mücadele etmiş bir insana hayatı kim zindan eder. Bunu nasıl yaparlar.” diye celâllenmişti. İslâm Abisi onu biraz sakinleştirdi. “Bak kardeşim. Kızmakta, celâllenmekte haklısın. Ama ‘Biz muhabbet fedaileriyiz, husûmete vaktimiz yok.’ diyor Üstad Hazretleri. Muhabbet ehli olduğu için dâvâsında galip gelmiştir. Evet, sürgün edilmiş, defalarca zehirletilmiş, başkaları ile görüşmesi yasaklanmış, ama bak şimdi onun yazmış olduğu ve okunmasını istediği bu eserler bugün dünyanın hemen her yerinde okunuyor, hatta yazılıyor. O günlerde basımı yasaklanan Risale-i Nur Külliyatı, bugün basımevlerince basımı için yarış yapılıyor. Üstad başardı kardeşim. Zulme karşı hak, zalimlere karşı Üstad kazandı.”
İslâm Ağabeyin bu sözleri sakinleştirmişti Ahmed Salih’i. “Abi, ben bu eserleri okumak istiyorum. Yalvarırım bana verir misin?” dedi Ahmed Salih. İslâm Abi şaşırmıştı. Bu şaşkınlık, sevincin vermiş olduğu bir şaşkınlıktı. “Tabi ki kardeşim, o nasıl söz veririm tabi.”
—Devam edecek…—
NURULLAH ÇETİN