Her şey eğlenmemiz için hazırlanmış gibi… Futbol, müzik, sinema, diziler, oyunlar… Paran mı yok? Hiç önemli değil. Her kesime, her bütçeye göre bir eğlence mutlaka var.
Bir de sen varsın…
Elinde telefonun, önünde bitmek bilmeyen videolar…
Kaydır…
Bir tane daha…
Bir tane daha…
Peki, neyi kaydırıyorsun?
Aslında ekrandaki videoları değil; ömrünü kaydırıyorsun. Bir daha geri dönmeyecek dakikalarını, saatlerini, günlerini parmağının ucuyla tüketiyorsun. Her kaydırışta birkaç saniye gidiyor gibi görünüyor. Oysa biriken saniyeler, günlere; günler de ömre dönüşüyor.
Eskiler şu ibretli kıssayı anlatır:
Bir adam sokakta buz satmaktadır. Telaşla, “Sermayesi eriyen bu adama yardım edecek kimse yok mu?” diye bağırmaktadır.
Oradan geçen büyük zatlardan biri bu adamı görüp sözlerini duyunca olduğu yere yığılır. Kendine geldiğinde sebebini sorarlar. Buz satan adamı göstererek şöyle der:
“Eriyen onun buzu değil, benim ömrümdü.”
Ne kadar büyük bir ibret!
Buzun eridiğini herkes görür. Fakat ömrün eriyişi sessizdir. Ne sesi vardır ne de dumanı… Her geçen dakika, ömür sermayemizden eksilen geri dönüşü olmayan bir parçadır.
Bugün etrafımıza baktığımızda aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Başı öne eğilmiş insanlar… Elinde telefon… Parmağı durmadan ekranda dolaşıyor. Bir videodan diğerine, bir görüntüden ötekine…
İnsanın içinden sadece bir soru geçiyor:
Neyi kaydırıyorsun?
Bir videoyu mu?
Yoksa hayatının en kıymetli hazinesi olan zamanını mı?
Elbette teknoloji düşmanımız değildir. Bilgiye ulaşmak, Kur’ân ve tefsirlerini okumak, ilmî araştırmalar yapmak, faydalı içerikler izlemek, insanlara hizmet etmek için kullanılan teknoloji büyük bir nimettir. Mesele telefon değil; telefonu nasıl kullandığımızdır.
Telefonun şarjı bittiğinde yeniden doldurabilirsin.
İnternet kotan biter, yenisini satın alabilirsin.
Bozulan telefonu değiştirebilirsin.
Ama ömründen eksilen tek bir dakikayı bile geri getiremezsin.
Belki de kendimize sormamız gereken soru,
“Bugün telefonumda ne kadar vakit geçirdim?” değil “Bugün ömrümden ne kadarını kaydırdım?” olmalıdır.