31. Söz'ün metodolojisi materyalist şüphelerin adım adım çürütüldüğü bir şaheserdir. Kâinattaki muazzam intizamın kör tesadüflerle açıklanamayacağı, zerratın birbirine bağlı devasa zinciri üzerinden gözler önüne serilir.
DİZİ: BİLİM MASKELİ İLLÜZYON: HİLELİ HİPOTEZ VE SÖZDE TARAFSIZLIK-3
Tek bir zerreyi veya alyuvarı tabiata vermek demek, güneşten atmosfere kadar tüm kâinatı tabiata vermek demektir. Bu ise yüz derece muhaldir. Risale-i Nur “Hiç mümkün müdür?” diye sorarken, zihne aslında bu ihtimal hesabını yaptırır.

Risale-i Nur 31. Sözde, materyalistlerin zihinlere dayattığı o anlamsızlık ve tesadüf (H0) hipotezini çökerttikten sonra, sorgulayan aklı, muazzam bir mantık silsilesiyle hakikatin zirvesine taşır. Her an yenilenen bir kâinat ve o kâinatın içinde fenlerin ispat ettiği muntazam faaliyetler gözümüz önünde cereyan etmektedir. Bilimin ve fıtratın sarsılmaz kuralı şudur: Muntazam bir fiil fâilsiz olmaz, mânidar bir kitap kâtipsiz olmaz, sanatlı bir nakış nakkaşsız olmaz. Öyleyse bu kâinatı dolduran hikmetli fiillerin bir Fâil’i, yeryüzünün mevsim be mevsim tazelenen hayret verici nakışlarının bir Nakkaş’ı, mânidar mektubatının bir Kâtibi vardır. Bu Fâil, kâinattaki o muazzam intizamın şahadetiyle tektir. Madem bir işte iki hâkimin bulunması o işin intizamını bozar; ve madem sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar, bir ordudan bin defa daha muntazam hareket eden bu mevcudat tabakatı vardır; o halde perde arkasındaki Hâkim-i Mutlak birdir. Eğer o Hâkim bir olmazsa, mevcudat adedince birbirine zıt ilâhların bulunması gerekir ki, bu muazzam intizamın bozulmaması yüz bin defa muhaldir. Hakikatin mantık silsilesi burada durmaz.

RİSALE-İ NUR'DA TEVHİD SİLSİLESİ VE MÜLKİYETİN BÜTÜNLÜĞÜ
Kâinatı kör tesadüflerin bir oyuncağı sayan hileli felsefeye inat; bu Sultan-ı Zülcelâl, gösterdiği nihayetsiz merhamet ve ihsanla kendini sevdirmek ve harika sanatlarıyla kendini zîşuurlara tanıtmak istemektedir. Madem kâinatın hilkatindeki o akıllara durgunluk veren tezyînatın ne demek olduğunu ve mahlûkatın “nereden gelip nereye gideceğini” şuurlu varlıklara bildirmek irade etmiştir; elbette kâinattaki bu muazzam sır ve sanat, faydasız ve abes kalmamak için bir rehber iktiza eder. Şu mevcudatta gizlenen İlâhî muammâyı çözecek bir muallim ve Hâlık’ın maksatlarını kâinata ilan edecek bir dellâl tayin edilecektir. İşte tevhidin zarurî bir neticesi olan peygamberlik müessesesi, bu fıtrî ve mantıkî silsilenin en sarsılmaz halkasıdır.
Bu ulvî vazifelere bilfiil en lâyık olan, teşkil ettiği İslâm âlemi ve getirdiği nur ile en sadık bir şahit olan Zât, dost ve düşmanın ittifakıyla şüphesiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. O Zât’ın (asm), doğrudan doğruya bütün kâinatın fevkıne çıkıp, bütün mahlûkat namına Hâlık-ı Zülcelâl ile umumî, ulvî ve küllî bir sohbete müşerref olması, insanlara bu yolu açıp ibadeti tarif etmesi, bu kâinat çapındaki mânidar kurgunun ve fıtrî silsilenin en muazzam neticesidir. Hileli hipotezin tesadüf diyerek manasızlığa, hiçliğe ve sahipsizliğe mahkûm ettiği insan, bu hakikatlerle şu kâinatın muhatap alınan en kıymetli ve en şerefli misafiri makamına yükselir.
31. Söz’deki bu metodoloji gözümüz önündeki mahlukattan başlayarak; “Varlık → Sâni (Yaratıcı) → Tevhid (Birlik) → Hikmet (Kâinatın gayesi) → Nübüvvet (Peygamberlik) → Miraç (İbadet)” silsilesini âdeta bir matematik denklemi gibi herkese kusursuz bir sırayla ispat etmektedir.
Mülkiyetin bütünlüğü ve “sahiplik el değiştirmez” Kuralı
Şüpheciliğin en büyük kurnazlıklarından biri de kâinattaki muazzam nizamın içine ufak tefek şüphe tohumları atarak “mülkiyetin sahibini” değiştirmeye çalışmasıdır. İslâm hukukunda sarsılmaz bir kural vardır: Şek ile yakîn zâil olmaz. Yani köklü ve kesin bir mülkiyet (yakîn), basit bir iddia veya cılız bir şüphe (şek) ile el değiştirmez.

İnkârcı akıl, bütün kâinatı birden yutamayacağını bildiği için, hırsızlığa bedende dolaşan tek bir alyuvardan veya tek bir zerreden başlamak ister. Zanneder ki, o tek hücrenin yapısında “tesadüfe” veya “mutasyona” dair cılız bir kuşku üretebilirse, sâhibü’l-yed olan Allah’ın kâinat üzerindeki mülkiyetini sarsacaktır.
Fakat zerrelerin lisân-ı hâliyle verdiği cevap, kâinatın bölünemez bir bütün olduğunun ilânıdır. İnsanın damarlarında dolaşan o tek bir alyuvarın varlığı; kalbin atışına, ciğerlerdeki oksijene, havadaki element dengesine, yerçekimine, güneşe tâbidir. Kâinat, çarkları birbirine geçmiş devâsâ bir fabrika gibidir.
Ehl-i dalâletin vekili, o tek bir hücreye sahip çıkabilmek için, hücrenin irtibatlı olduğu bütün kâinata aynı anda hükmedecek bir gücü olduğunu ispat etmek zorundadır. Ortaya atılan zayıf bir “doğa kanunu veya tesadüf” iddiası; güneşiyle, atmosferiyle ve trilyonlarca hücresiyle birbirine iplik gibi dokunmuş bu muazzam nizamı sarsamaz.
“Zerre, o müddeîyi küreyvât-ı hamrâya havâle eder; küreyvât-ı hamrâ onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev-i insana, nev-i insan onu zîhayat envâından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Her biri der: ‘Git, benden yukarıdakini zapt edebilirsen, sonra gel, benim zaptıma çalış. Eğer onu mağlûp etmezsen, beni ele geçiremezsin.’ Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen, bir tek zerreye rubûbiyetini dinletemez.” Zihne kurulan o küçük şüphelerle büyük inançları yıkma tuzağı, mülkiyetin bu sarsılmaz bütünlüğü karşısında paramparça olur.

Âfâkî tefekkür, dipsiz denize benzer
Mesnevî-i Nuriye’de bu tehlikeye dikkat çekilip, kâinatı tefekkür ederken şu sarsıcı ikaz yapılır: "Âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur." Dolayısıyla, İnsanın kendi iç dünyasını, kusurlarını ve acizliğini detaylıca sorgulaması; kâinatı incelerken ise detaylarda kaybolmamak için bütüne bakması, onu doğrudan Yaratıcı'nın birliğine ulaştırır.
Yine Mesnevî-i Nuriye’de Peygamber Efendimiz (asm) hakkında üretilen şüpheler ve vesveseler, muazzam bir "tavus kuşu" misaliyle bertaraf edilir. Bir tavus kuşu yumurtadan çıkar, tekâmül eder ve semalarda uçmaya başlar. O kuşun gökyüzündeki ihtişamını, yerde kalan kırık yumurta kabuğunun içine sıkıştırıp orada aramak ne kadar ahmakçadır! Tıpkı bunun gibi, Peygamber Efendimizin (asm) insanî hallerine, maddî hayatına ve beşerî ihtiyaçlarına sathî bir nazarla takılıp kalanlar da, onun âlemleri aydınlatan şahsiyet-i maneviyesini idrak edemezler.
—DEVAM EDECEK—