İnsan, kendisi gibi düşünen insanların yanında çoğu zaman rahat eder. Çünkü orada zihni yorulmaz, kendini savunmak zorunda kalmaz, kurduğu dünya modeli sarsılmaz. Hatta etrafındaki insanlar o modeli besler, güçlendirir ve tahkim eder.
Bu yüzden aynı fikirde olduğumuz insanlarla saatlerce konuşabiliriz. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Çünkü orada hakikate yeni bir pencereden bakmaya çalışmıyor; daha çok mevcut kalıplarımızı birbirimize tekrar ediyoruzdur.
Fakat farklı düşünen biriyle karşılaştığımızda durum değişir. İçimizde görünmez bir gerilim oluşur. Karşımızdaki insan yalnızca farklı düşünen biri olmaktan çıkar; zihnimizin kurduğu modele yönelmiş bir tehdit gibi görünmeye başlar. Mesele artık sadece fikir değildir. İnsan, çoğu zaman fikrini kendisi zanneder. Bu yüzden bir fikre itiraz edildiğinde, hakikatte fikir tartışılmıyor; nefis kendisini savunmaya başlıyor olabilir.
İşte o anda insanın en kolay yaptığı şey, anlamaya çalışmak değil; karşı tarafı küçültmektir. Çünkü anlamak emek ister. Gerekirse eski kanaatleri tashih etmeyi, zihinde büyük zahmetlerle kurulmuş kalıpları söküp yeniden düzenlemeyi gerektirir. İnsan zihni ise konforu sever. Bu yüzden hakikati aramaktan ziyade, haklı çıkmayı tercih eder.
Karşımızdaki insanı “cahil”, “art niyetli”, “şuursuz” veya “meseleyi anlamayacak biri” diye etiketlediğimiz anda zihnimiz rahatlar. Çünkü artık onu anlamaya çalışmak zorunda değilizdir. Böylece mesele kapanır; enaniyet kurtulur, zihin yorulmaz.
Fakat bunun çok tehlikeli bir tarafı vardır. İnsan, kendi gibi düşünenlerle bir araya geldiğinde her zaman hakikati konuşmaz; karşı tarafı konuşmaya başlar. Bir süre sonra fikir alışverişi, yerini şahıs değerlendirmelerine bırakır. Böylece zihni savunma mekanizması, fark edilmeden gıybete dönüşür.
Üstelik insan bunu çoğu zaman “hak namına” yaptığını zanneder. Hâlbuki gıybet, sadece dilin bir günahı değildir; nefsin kendini rahatlatma yollarından biridir. Karşı tarafın hatalarını konuşmak, insana gizli bir üstünlük hissi verir. Kendi grubunun içinde psikolojik bir güven oluşur. “Biz doğruyuz” duygusu kuvvetlenir. Fakat tam o sırada manevî hayat derin bir yara alır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a‘mâl-i sâlihayı yer bitirir.” İnsan hakikati savunduğunu zannederken, hakikatin en temel ahlâkını kaybedebilir.
Bu yüzden insanın zor imtihanlarından biri, farklı düşünen birini dinlerken nefsini susturabilmesidir. Hakikati gerçekten seven insanın ilk hedefi haklı çıkmak değil, doğruya ulaşmak olmalıdır. Bunun ilk şartı da çoğu zaman şudur: Savunmada olan şeyin zihin mi, yoksa nefis mi olduğunu fark etmek.