Yassıada, Marmara Denizi’nde İstanbul’a yakın küçük bir ada. Tabiî ki gündemi meşgul etmesi bu sebeple değildir. Yassıada; büyük bir zulme, haksızlığa ve hukuksuzluğa ev sahipliği yaptığı için meşhurdur.
27 Mayıs 1960’daki askerî darbe sonrası tutuklanan Demokrat Parti mensupları bu adada kurulan hukuksuz mahkemede yargılanmış ve neticede merhum üç millet adamı Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu burada alınan karar sonrasında idam edilmişlerdir.
Türkiye siyasî tarihi konuşulduğunda mutlaka Yassıada’dan da bahis açılır. Çünkü milletin tercihiyle tek başına iktidara gelen ve ülkemizi 10 yıl boyunca idare eden Demokrat Parti’ye yapılan askerî darbenin ‘hukuk darbesi’ de bu adada yapılmıştır. Ada değişik tarihlerde farklı maksatlarla kullanılmış. Son yıllarda bu adanın ne yapılması gerektiği hususunda da tartışmalar yapılmış ve “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” yapılmasına karar verilmiş. Elbette bir adaya, bir yere veya bir işe “Demokrasi ve Özgürlükler” adı vermekle mesele halledilmiş olmuyor. Bu mesele tartışılmaya başlandığında ve sonrasında ortaya çıkan tablo arasında büyük fark var. “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”nda darbeleri kınayan, darbecilerin zulmünü sergileyen ibret alınacak bilgi ve belgelerin olması beklenir. Yassıada’da şu an için böyle bir tablo olduğunu söylemek kolay değil. Ada baştan sona turizme hizmet edecek şekilde yenilenmiş. İyi de buna ihtiyaç var mıydı?
“Demokrasi ve Özgürlükler Adası”nda demokrasinin güzelliklerini görmek ve darbenin fenalıklarına şahit olup ibret alacak bir düzenleme çok daha isabetli olmaz mıydı?
2011’in 27 Mayıs’ında biz de Yassıada’ya gitmiş ve orada darbe sonrası kurulan mahkemede yaşananları anlamaya çalışmıştık. Ziyaret sonrasında temennimizi de şöyle ifade etmişiz: “Hukuk öğrencilerine ‘Hukuk nasıl katledilir?’ dersi Yassıada’da verilse yeridir…” (Yeni Asya, 29 Mayıs 2011)
Yassıada yakınlardan ‘yenilen’di ve bir bakıma açılışı yapıldı. Haberin verildiği gün bir TV kanalında sarf edilen bir söz gündemi fazlaca meşgul etti. ‘Haber kazası’ medyada şöyle yer aldı: “NTV’nin [27 Mayıs 2019] saat 13.00 bülteni sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yassıada ziyareti ve oradaki açıklamalarının ekrana geldiği sırada, Erdoğan’ın “Yassıada demiyorum, yaslı ada diyorum” ifadelerinin ardından mikrofonunun açık kaldığının farkında olmayan [sunucu] Oğuz Haksever’in “Neresi yaslı ada be. Canına okumuşsun” dediği duyuldu. (sputniknews.com, 27 Mayıs 2019) Haksever, sonraki açıklamasında “...okumuşsunuz” dememe rağmen (...) son bölüm, “okumuşsun” diye yayına çıkmıştır” şeklinde açıklama yaptı. Öyle bile olsa Yassıada’nın canına okunduğu (kim okumuş olursa olsun) gerçeği değişiyor mu?
Dâvet üzerine Yassıada’nın yeni halini ziyaret eden Ülke TV Genel Yayın Yönetmeni Hasan Öztürk de önce yapılanı savunmuş, ama sonunda şöyle yazmaktan kendini alamamış: “Neyse.. Yassıada ile ilgili izlenimlerim bu yönde. Keşke daha az inşaat ve beton daha çok yeşil alan olsaydı, ama bu hali de fena olmamış. Bu arada inşaatlar bittiğinde 40 bin ağacın dikileceğini söyleyerek bu faslı kapatayım.” (Yeni Şafak, 28 Mayıs 2019)
“Keşke daha az inşaat ve beton daha çok yeşil alan olsaydı” tesbiti Yassıada’nın ‘canına okunduğu’nun bir başka ifadesi değil mi?
Bu ve benzeri hadiselerin yaşanmasının asıl sebebi, bir iş yapılırken bunu ehil olanlara vermemektir. Ayrıca “Ne yapılsın, nasıl yapılsın?” sorularına verilen cevapları dikkate almamak da bu yanlışlara meydan veriyor.
Lütfen, bile bile yanlışlar yapılmasın. Keşke Yassıada, gerçek anlamda bir ‘Demokrasi ve Özgürlükler adası’ olarak düzenlenebilseydi...