Büyük Fransız İhtilali’nden bu yana dünya, “devlet” kavramının köklü bir değişimine şahitlik etti.
Sosyalizm ve komünizm gibi ideolojilerin otoriter pratikleri ile sömürgecilik faaliyetleri, devleti halkı en ince detayına kadar kontrol eden, zapturapt altına alan bir mekanizmaya dönüştürdü. Ulaşım ve iletişim teknolojilerinin de gelişmesiyle devletler, en ücra köylere kadar otoritesini hissettiren devasa güçler haline geldi.
Devletçilik Kıskacı ve Modern İkna Yöntemleri
Ne yazık ki İslâm dünyası da bu küresel “devletçilik” rüzgârından nasibini aldı. Müslüman zihniyeti, sanki İslâm’ın tüm kuralları sadece anayasa maddeleri, kanun zoru ve polis gücüyle uygulanabilirmiş gibi bir yanılgıya düştü. İdeolojik ve otoriter devlet yapılarının baskıcı metotlarını kopyalayarak, İslâmî hükümleri tepeden inme bir otoriteyle topluma giydirmeye çalışmak, İslâm’ın asıl gücü olan “gönüllere hitap etme” özelliğini gölgeledi.
Halbuki günümüzde modern ve demokratik devletler dahi artık kaba kuvvetin yetersizliğini görmüş durumdadır. Suçu önlemek ve nizamı sağlamak için sadece polisiye tedbirlere başvurmak yerine; eğitimi, medyayı ve sivil toplum kuruluşlarını kullanarak veya önünü açarak halkı “ikna etme” yolunu seçmektedirler. Çünkü bu metod hem daha az masraflı hem de sonuçları itibarıyla daha kalıcıdır. Ayrıca toplumlardaki değişimleri de unutmamak gerekir; zira fertlerin sorgulama ve otoriteye karşı durşu artarak devam etmektedir. Hürriyet ve demokrasi talepleri, devletin keyfî uygulamalarına karşı bir kalkan olurken, toplumsal düzenin sağlanmasında sivil inisiyatifin önemini arttırmıştır.
Asr-ı Saadet Modeli ve Manevî Yasakçı
İslâm’ın “irşad” ve “ıslah” dediği manevî eğitim metodu, tam da bu noktada devreye girmelidir. Asr-ı Saadet’e baktığımızda, henüz ortada organize bir devlet gücü veya emniyet teşkilatı yokken, insanların asırlardır devam eden, dem ve damarlarına yerleşmiş Cahiliye âdetlerini terk edip ahlâk abidelerine dönüştüklerini görürüz. Bu mu’cizevî değişim, kılıç zoruyla değil, kalplerin iknası ve manevî terbiye ile gerçekleşmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin mahkeme müdafaalarında dile getirdiği hakikat bugün için hayatî bir reçetedir. Suçları ve haramları önlemenin yolu, her kişinin başına bir polis dikmek değil; kalplere “manevî bir yasakçı” yerleştirmektir. Bediüzzaman Hazretleri’nin, siyasetle ilgili söylediği “toplumun %60-70’inin tam dindar ve faziletli hale gelmesi” ihtiyacını bu konu için de düşünmek gerekiyor. Bu hedefe ulaşmak, siyasî ve idarî mekanizmalardan ziyade, ancak irşad ve iman hizmetiyle mümkün olacaktır.
Netice olarak; kanunların soğuk yüzü ve devletin zorlayıcı gücüyle değil; sivil toplumun, cemaatlerin ve eğitim kurumlarının yürüteceği “irşad ve ıslâh” faaliyetleriyle suç oranları düşürülebilir, İslâm’ın kuralları daha kolay uygulanabilir hale gelir. Müslümanlar, devletçi refleksleri bir kenara bırakıp İslâm’ın ikna edici ve dönüştürücü gücüne, yani kendi özlerine dönmelidir.