İran’da son yıllarda belirli aralıklarla patlak veren protestolar, artık geçici bir huzursuzluk olarak değerlendirilemeyecek ölçüde derinleşmiştir.
İki–üç yılda bir tekrar eden gösteriler, önceki süreçlerde güvenlikçi tedbirler ve ideolojik gerekçelerle bastırılabilmişti. Ancak gelinen noktada ortaya çıkan tablo, işin özünde bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Özellikle ekonomik şartların ağırlaşması, halkın sabır eşiğini belirgin biçimde aşmıştır.
Genç nüfus arasında kronikleşen işsizlik, esnafın ağır vergi yükleri altında faaliyet gösteremez hâle gelmesi ve geniş halk kesimlerinin sürekli bir geçim baskısıyla karşı karşıya bırakılması, protestoların sosyo-ekonomik temelini oluşturmaktadır. Buna karşılık, ülke ekonomisinin büyük ölçüde rejime yakın dar bir çevrenin kontrolünde olması ve bu kesimlerin ayrıcalıklı bir refah seviyesini sürdürmesi, toplumdaki adalet duygusunu ciddi biçimde zedelemektedir. Dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip bir ülkenin bu ölçüde fakirleşmesi, rejimin iddialarındaki tutarlılığı aşındıran en temel tezatlardan biridir.
Ekonomik Tıkanma
İran ekonomisinde yaşanan problemler, yalnızca yaptırımlar ya da dış baskılarla izah edilemeyecek kadar idari kaynaklı ve yönetim tarzı ile ilgilidir. Ekonomik yapı, üretkenliği ve girişimciliği teşvik etmek yerine, siyasî sadakat üzerinden şekillenen ayrıcalıklı ağları güçlendirmiştir. Bu durum, gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirirken, rejimin “sosyal adalet” iddiasını da boşa düşürmektedir. Ekonomik başarısızlığın sorumluluğunun sürekli olarak dış aktörlere yüklenmesi, kamuoyunda giderek daha az karşılık bulmaktadır.
Güvenlikçilik ve Dinî Aşınma
Uzun yıllar boyunca dış tehdit korkusu, askerî başarı iddiaları ve ileri savunma teknolojisi vurgusu, içerdeki rahatsızlığı bastırmanın başlıca araçları olarak kullanılmıştır. Ancak ülkeye yapılan son saldırılarda ortaya çıkan acz gibi gelişmeler, bu hikâyenin ikna edici gücünü büyük ölçüde zayıflatmıştır. Savunma ve istihbarat kapasitesinin dış tehditlerden ziyade iç muhalefeti kontrol etmeye odaklandığı yönündeki yaygın kanaat, rejim ile toplum arasındaki güven bağını daha da aşındırmıştır.
Buna ek olarak, İran’ın Ortadoğu genelinde izlediği mezhep merkezli dış politika, ciddi bir ekonomik ve ahlâkî maliyet üretmiştir. Bölge ülkelerinde yürütülen ayrımcı politikalar, katliamlara karışan militan yapılarla kurulan ilişkiler ve bu alanlara aktarılan kaynaklar, halk nezdinde “önceliklerin halktan koparıldığı” algısını güçlendirmiştir. Katı merkeziyetçi ve hesap verebilirlikten uzak bu yapı, ortaya çıkan bütün olumsuzlukların faturasının İslâm’a ve Şia mezhebine kesilmesine zemin hazırlamıştır. Özellikle genç kuşaklarda gözlemlenen dinî soğuma, bu sürecin en endişe verici sonuçlarından biridir.
Bugün çözüm ne dışarıdan dayatılacak aktörlerde ne de geçmiş hanedanlara yönelik nostaljik beklentilerdedir. Kalıcı ve meşru bir çıkış yolu; halk iradesine dayalı, vesayet mekanizmalarından arındırılmış, gerçek yetkilere sahip bir meclisin merkezde yer aldığı yeni bir anayasal düzenle mümkündür. İran halkının acılarının dinmesi, adalet, şeffaflık ve hürriyetin meclis, anayasa ve hür bir basın yoluyla garanti altına alınmasına bağlıdır. Bu beklenti, yalnızca İran toplumunun değil, bütün İslâm dünyasının ortak temennisidir.