Süleymaniye Camii… Muhteşem mabed… İstanbul'un yedi tepesinden biri üzerinde inşa edilen büyük selatin camilerinden biri…
Kanunî Sultan Süleyman'ın, Mimar Sinan'a yaptırdığı en güzel tarihî ve dinî eserlerden bir şaheser... Geçenlerde yolumuz Süleymaniye semtine düştü. İkindi namazına az bir zaman kalmıştı. Namazı Süleymaniye camiinde eda edelim, dedik. Camiin müthiş bir cazibesi vardı. Yakınına gelip de ona ilgi duymayanlar, ancak maneviyattan nasibi olmayanlardır.
Dış bahçe kapısından içeri girdik. Asil bir duruşu yansıtan binası, oraya gelen ziyaretçilere sessiz bir dille İslâm’ı anlatıyordu. Bahçesi renkarenk çiçek ve bitkilerle donatılmış, yeşil çimenlerle kaplı. Göğe yükselen asırlık çınar ağaçları, mabedin görüntüsüne ayrı bir güzellik katıyordu. Bahçede oturup mabedi temaşa ederken, Sultan Süleyman’ı ve Mimar Sinan’ı yâd etmek farklı bir duygu.
Cami külliyesini anlatan katalogda geçtiğine göre Kanunî Sultan Süleyman, bir gün Mimar Sinan’ı yanına çağırıp, onunla birlikte şimdiki Süleymaniye Camiinin bulunduğu mekâna gelmişler. Padişah, Mimar Sinan'a İstanbul’a hâkim olan bu tepede bir cami yaptırmak istediğini ifade eder. Projenin ayrıntılarını kendisine anlatmak ister. Mimar Sinan, “Hünkârım! İsterseniz caminin teferruatını ben size ifade edeyim; Minareleri dört adet olup yerleri şuralarda, ana kubbe şurada, mihrap şurada olacak, diğer kısımlar şöyle olacak” diyerek projeyi tam da padişahın istediği biçimde tarif eder. Padişah, “Sinan! Benim böyle bir cami yaptırmak istediğimi nasıl anladın?” diye sorar. Sinan, “Hünkârım! Dün gece rüyanızda, Hz. Peygamber (asm) size caminin şeklini ve ayrıntılarını tarif ederken ben arkanızdaydım efendim” diye cevap verir. Sultan Süleyman, “Sinan, demek bu güzel rüya sana da malum oldu öyle mi?” diyerek Sinan’a olan hayranlığı ve sevgisi daha da artar.
Bahçede oturup mabedi hayran hayran temaşa ederken, ezan-ı Muhammedî gür ve latif namelerle zarif minarelerden göğe doğru yankılanmaya başladı. Cenab-ı Hakk’ın varlık ve birliğini, Hz. Muhammedin (asm) Allah’ın Resulü olduğunu, sesin ulaştığı insanlara ilan ediyordu. Bahçede bir kısım kişiler, namaz için abdest almaya koşarken, diğer bir kısmı, caminin kapısından içeri girmeye çalışıyordu. Diğer bir kısmı da, sanki hiç bir şey duymamışlar gibi, ilgisizce yoldan geçip gidiyorlardı.
Kur'ân'da bir ayette “Dikkat ediniz! Kalpler Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.” (Ra’d Suresi: 28) buyrulur. Mabedin bahçesinde, ezan-ı Muhammediyi dinlemek, çok farklı, ruhanî, tatlı bir duygu… Onu kalbin iman kulağıyla dinlemek, insana tarifi imkânsız manevî bir haz verir. Daha sonra, biz de içeriye “Bismillah” diyerek girdik. İçerisi dışından daha muhteşem idi. Muazzam mimarî tarzıyla kapıları, çok sayıdaki pencereleri, 40 m'lik yüksek kubbesi ve çok sayıdaki diğer küçük kubbeleri, mihrabı, minberi, güzel hatlarla yazılan ayet ve hadis metinleriyle süslü muntazam, yüksek duvarlarıyla, onlardan daha önemli olan manevî havasıyla caminin etkileyici bir görüntüsü vardı.
İkindi namazını cemaatle, güzel sesli imam ve müezzinlerin eşliğinde eda ettik. Tesbihattan sonra imamın okuduğu Aşr-i şerif, bizleri mest etti. Camiden çıkıp Mahmutpaşa istikametine giderken, hâlâ orada yaşadığımız lahutî havanın etkisindeydik. İstanbul’un ihtişamını haykıran bu ve buna benzer diğer büyük mabetlerin, insanların maneviyatlarının takviyesine nasıl vesile olduklarını daha iyi anlamış olduk.