Dua, insanın acz ve fakrını Rabbine arz ettiği en ulvî bir ubudiyettir.
Fakat bu ulvî ibadetin canlı, şuurlu ve tesirli olabilmesi için, onun nurunu söndüren bazı gizli perdelerden kurtulmak zarurîdir. Çünkü kalbi karartan, dili kurutan ve vicdanı susturan bu perdeler, duanın tesirini zayıflatır; bazen de tamamen söndürür.
Bu perdelerin başında ülfet ve gaflet gelir. Birçok insan duaları ezberden, manasını düşünmeden ve kalbi başka meşgalelerle doluyken okur. Hâlbuki Bediüzzaman, “Gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir”¹ diyerek bir ümit kapısı açmakla beraber, ülfetin tehlikesine de dikkat çeker: “Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hârika hakikatler gizleniyor gördüm.”² Dil dua ederken kalp başka âlemlerde dolaşıyorsa, bu hâl camid ve ruhsuz bir duaya dönüşür.
İkinci büyük perde yalan ve riyadır. Dua edenin dili temiz olmazsa, kalbin samimiyeti de zedelenir. Zira yalan, yalnız ferdî bir ahlâksızlık değil; aynı zamanda duanın ruhunu karartan bir zehirdir. Bediüzzaman bu hakikati, “Kizb küfrün esasıdır, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır…”³ sözleriyle ifade eder. Yalanla kirlenen bir dil, semâya açılan kapıları zorlar; riya ise ihlâsı kırarak duayı gösterişe çevirir.
Üçüncü perde helâl lokma hassasiyetinin kaybolmasıdır. Helâl lokma, kalbin nurunu besler; haram ise manevî hayatı zehirler. Peygamber Efendimiz (asm), haramla beslenen bir bedenin duasının makbul olmayacağını açıkça haber verir.⁴ Hz. Ömer’in (ra) “Helâlin onda dokuzunu harama düşmek korkusuyla terk ederdik” sözü, bu hassasiyetin derecesini gösterir. Bediüzzaman da, “Helal-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler”⁵ diyerek bu perdeyi nazara verir.
Bir diğer perde zulme meyletmektir. Zulüm, rahmet kapılarını kapatan en karanlık perdelerden biridir. Kur’ân’ın “Zulmedenlere meyletmeyin”⁶ ikazı, yalnız fiilî zulmü değil, kalbî taraftarlığı da içine alır. Bediüzzaman, zulme taraftar olmanın manevî mesuliyetini, “Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur”⁷ ifadeleriyle açıklar. Zulme bulaşan bir kalbin duası zayıflar.
Beşinci perde bâtıla hizmet etmektir. Zamanın deccalâne cereyanlarına kapılan bir kalp, diliyle dua etse bile fiilen başka istikametlere çalışır. Peygamber Efendimiz’in (asm) bu cereyana dair ikazı⁸, zamanın fitnelerine karşı uyanık olmayı emreder. Batıla hizmet eden bir hayat, duanın ruhunu zedeler.
Altıncı perde ise şan ve şöhret zehridir. Hubb-u câh, kalbi Allah’tan uzaklaştıran gizli bir afettir. Bediüzzaman, kendi hayatından ibretli bir ders vererek, “şan ü şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü”ni⁹ ifade eder. Bu hâl, duayı ihlâssız bir şekle sokar.
Netice olarak, dua yalnız dille değil; hayatın bütün sahalarıyla yapılmalıdır. Gafletsiz bir kalp, temiz bir dil, helâl bir lokma ve ihlâslı bir niyetle yapılan dua, insanın hem iç âlemini hem de kaderini güzelleştirir. Dua bir marifettir, bir ubudiyettir ve bir hayat tarzıdır. Böyle bir dua, semaya yükselir ve rahmet kapısını çalar.
Dipnotlar
1- Mesnevî-i Nuriye, s. 87.
2- Emirdağ Lâhikası-II, 84. Mektup.
3- İşârâtü’l-İ’câz, s. 82.
4- Müslim, Zekât, 65.
5- Mektubat, s. 403.
6- Hûd Sûresi, 11:113.
7- Şuâlar, s. 202.
8- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5:16.
9- Lem’alar, s. 446.