"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ümit üzerine kurulan kalpler

İhvan Yıldız
10 Mart 2026, Salı
Ahirzamanın en tehlikeli hastalıklarından biri yeistir. Yeis; insanın kalbini karartan, azmini kıran, istikbal ümidini söndüren manevî bir marazdır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Divan-ı Harb-i Örfî’de bunu veciz bir cümleyle ifade eder: “Yeis mâni-i her kemaldir.” Çünkü yeis, insanı çalışmaktan alıkoyar, gayreti öldürür ve kalpteki tevekkül nurunu söndürür. Halbuki iman, ümit üzerine bina edilmiştir.

Nitekim Sahabenin büyüklerinden Abdullah ibni Mes’ud “Ümitsizlik en büyük günahtır.” buyurarak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmenin ne kadar tehlikeli olduğunu beyan eder. Zira rahmeti nihayetsiz olan bir Rabbe iman eden insanın kalbinde yeis değil, daima ümit hâkim olmalıdır.

İnsan bazen hayatın ağır imtihanlarıyla karşılaşır. Hastalık, fakirlik, yalnızlık veya türlü sıkıntılar kalbi sarsabilir. Fakat mü’min bilir ki zahiren karanlık görünen her hâdisenin arkasında gizli bir rahmet vardır. Çünkü kaderin sahibi Hakîm ve Rahîm olan Allah’tır.

Gavs-ı A’zam Şeyh Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bu sırra işaret ederek buyurur: “Yazdığı gibi siler de.” Yani kulun samimî duası ve gözyaşı, kader sayfasında farklı bir tecelliye vesile olabilir. Dua, kulun Rabbine arz-ı hâlidir ve rahmet hazinesinin anahtarıdır.

Bu hakikati anlatan meşhur bir söz vardır: Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların devamıdır. Bir damla su tek başına bir kayayı delemez; fakat sabırla ve devamla düşen damlalar sert taşları aşındırır.

İşte dua da böyledir. Devam eden, samimî ve ihlâslı bir dua; ümitsiz görünen nice kapıları açar.

Bunun en ibretli misallerinden biri Hz. Hacer validemizin kıssasında görünür. O, oğlu İsmail ile birlikte çorak bir vadide bırakıldığında o dönemde hiçbir destek veya imkân yoktu. Su tükenmiş, çöl susuz ve ıssızdı. Fakat o, yeise düşmedi. Ümit ve gayretle Safa ile Merve tepeleri arasında defalarca koştu. Bu koşuş zahiren bir su bulma çabasıydı; hakikatte ise tevekkül ile gayretin birleşmesiydi. Nihayet Cenab-ı Hak onun bu sadakatini mükâfatlandırdı ve Zemzem suyunu ihsan etti. O günden beri o su, rahmetin ve ümidin sembolü olarak akmaya devam etmektedir.

Yine rivayet olunur ki, Hz. Musa (as) zamanında çocuğu olmayan bir kadın Rabbine dua etmeye devam eder. İlâhî takdirde kısır olduğu bildirilmesine rağmen o kadın ümitsizliğe kapılmaz. Her seferinde Rabbine yönelir ve “Ya Rahim! Beni çocuk nimetiyle rızıklandır” diye niyaz eder. Nihayet bir gün kucağında bir çocukla gelir. Bu hâdise, rahmet kapısının ne kadar geniş olduğunu gösteren ibretli bir derstir.

Kur’ân-ı Kerîm de mü’minlere bu ümit kapısını açıkça bildirir. Bakara 186 ayetinde Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Kullarım sana beni sorduğunda bilsinler ki ben çok yakınım. Bana dua edenin duasına cevap veririm.”

Demek ki kul ile Rabbi arasında aşılmaz mesafeler yoktur. Samimî bir dua, arşı titreten bir niyaz olabilir.

Öyleyse bu zamanın mü’mine düşen vazifesi yeise kapılmak değil, ümitvar olmaktır. Hastalıkta şifayı, fakirlikte rızkı, karanlıkta sabahı beklemektir. Çünkü ümit, imanın bir nurudur. Unutulmamalıdır ki Allah’ın rahmetinden ancak inkâr edenler ümit keser. Mümin rahmete dayanır ve şu İlâhî hitabı unutmaz: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” (Zümer Sûresi, 53.)

Okunma Sayısı: 127
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı