İnsan, maddî musibetlerin yanı sıra latîf, derûnî ve hissedilmesi müşkil manevî musibetlere de müptelâ olmaktadır.
Beşerde “nazar” namıyla maruf olan hakikat, gözle görülmez ise de, tesiri inkâr kabul etmeyen bir vakıa-i sabitedir. Bazen hasedkâr bir bakışta, bazen hayretkâr ve takdirkâr nazar suretinde tecellî ederek, ruh-u beşere isabet eden hafî bir ok hükmüne geçer.
Ekser insanların müşahede ettiği bazı emareler vardır ki; ani halsizlik, ağırlık hissi, sebepsiz gelen sıkıntı, kalbde daralma, baş-ense ve omuz ağrıları, uykusuzluk yahut ifrat derecede uyku hâli, işlerin sebepsiz aksaması, mide bulantısı, iştahsızlık, gözlerin yaşarması ve hattâ bazı eşyaların esrarengiz tarzda kırılması gibi hâdiseler, maddî esbapla tam izah edilemez ve derin manevî rabıtaları ihtar eder.
Kur’ân-ı Hakîm’in “Mü’min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar... Mü’min kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar...”¹ fermanı, yalnız bir edep değil, ruh ve beden sıhhatini muhafaza eden kudsî bir kanundur. Nazar, kalbin penceresi ve ruhun kapısı hükmündedir. O kapıdan giren her şey, insanda ya nur-u iman olur yahut zulmet bırakır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri der ki: “Benim kat’î kanaatım geldi ki; nazar, beni şiddetle müteessir ve hasta eder... ‘Nazar deveyi kazana, insanı kabre sokar’ kaidesiyle nazar beni vurur. Çünkü bana bakan, ya şiddetli adavetle veya takdir ile nazar eder.”² Bu ifade, nazarın yalnız kötü niyetle değil, ifrat takdirle de isabet edebileceğini gösterir.
İnsandaki kuvve-i hâfızanın zaafı ve nisyanın(unutkanlığın) artması da bu meselenin başka bir cihetidir. İmam-ı Şâfiî’nin (ra) “Haram nazar nisyan verir” kelâmını izah eden Üstad der ki: “Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme... Ehl-i İslâmda nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelir... Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.”³ Bu hakikat, asrımızın ilmiyle tevafuk eder mahiyet arz eder.
Zira modern tıbbın “asetilkolin dengesizliği ve otonom sinir sistemi bozuklukları” diye tarif ettiği yorgunluk ve hafıza zayıflığı, bu manevî israfın bir neticesi olarak okunabilir. Üstelik bu hâl yalnız nâmahrem nazarla mahdut kalmayıp, günümüzün “suretperestlik” denilebilecek ekran ve fotoğraf kültürüyle daha derin ve yaygın yaralar açmaktadır.
Zamanımızda ekranlar, suretler ve tasvirler vasıtasıyla nazarın sahası tevessü etmiştir. “Sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder.”⁴
Ehl-i tahkik nazar yalnız insî değil, cinnî cihetten de gelebileceğini ifade eder. Ziynet ve cemalin ifratkârâne teşhiri, bu görünmeyen nazarları celbederek insanı tehlikelere açık hâle getirir.
Bu tehlikeye karşı en metin siper, “resmî ve ruhsuz”⁵ olmayan şuurlu iltica, ihlâslı tevekkül ve kudsî evraddır. Fâtiha, Âyetü’l-Kürsî, Felâk ve Nâs sûreleri ile sünnet-i seniyyede talim edilen dualar, bu hafî oklara karşı birer zırh hükmündedir.
Elhasıl: Nazar, inkârı gayr-ı kabil bir hakikat olup, ruh ve beden üzerinde derin tesirler icra eder. Ondan halâs ise, nazarı muhafaza, kalbi tezkiye ve Rabb-i Rahîm’e iltica iledir.
Dipnotlar:
1- Nur Suresi: 30-31
2- Şualar, 13. Şua.
3- Kastamonu Lâhikası, s. 133.
4- Sözler, 25. Söz.
5- Barla Lâhikası, s. 285.