İnsan, şu misafirhane-i dünyada sermedî bir bekâ ile fânî bir zevâl arasında daimî bir imtihan içindedir.
Bu imtihanın merkezinde hayır ve şer bulunur. Şems-i Hakikat’in nuruna yönelip hayrın safında yer almak ve zulmet-i ademden gelen şerlere karşı müteyakkız olmak, ehl-i hidayetin mesleğidir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de, ehl-i hakkın şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk’a sığınması tekrar tekrar emredilmiştir. Burada akla şu sual gelebilir: Şer ve dalâlet ehlinin hakikî bir kuvveti mi vardır ki onlardan istiaze ediliyor?
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:
“Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerlere sebebiyet veriyorlar. Çünkü mehâlik ve şer, tahribat nev’inden olduğu için, illetleri mevcut bir iktidar ve fail bir icad olmak lâzım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribat olur.”¹
Bu ifadeden açıkça anlaşılmaktadır ki şerlerin hakikî kaynağı, müstakil ve müessir bir kuvvet değil; hayrın ihmal, tehir veya terk edilmesidir. Şer, çoğu zaman aktif bir fiille değil, pasif bir boşlukla, yani “yapılmayan hayır” ile ortaya çıkar. Ehl-i iman için asıl tehlike, dışarıdan gelen saldırılardan ziyade, içteki ihmal ve gaflettir.
Kur’ân-ı Kerîm, şeytanın mahiyetini şu beyanla açıklar:
“Benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu; ben sadece çağırdım, siz de icabet ettiniz.”²
Bu ayet, insî ve cinnî şeytanların tahribatlarının doğrudan bir kudret ve icad eseri olmadığını; vesvese, erteleme, dikkati dağıtma ve şartları bozma yoluyla gerçekleştiğini göstermektedir. Şeytan hayrı doğrudan yıkmaz; onu geciktirir, ihmal ettirir ve böylece şerrin zuhuruna zemin hazırlar.
Risale-i Nur’da bu hakikat daha derin bir esasa bağlanır:
“Adem şerr-i mahz, vücud hayr-ı mahzdır. Evet, ekseriyet-i mutlaka ile hayır ve kemâlât vücuda istinad eder; şer ve çirkinliklerin esası ise ademdir.”³
Hayır, inşa ve imar ister; sabır, sebat, gayret ve bütün şartların bir araya gelmesini gerektirir. Buna mukabil şer, tahribat nev’indendir; bir anlık gaflet, küçük bir ihmal veya bir şartın bozulmasıyla büyük neticeler doğurabilir. Uzun emeklerle inşa edilen bir hayır, kısa bir ihmal ile ortadan kalkabilir.
İnsî ve cinnî şeytanların tahripleri, şerrin sadece görünen yüzüdür. Hakikatte bu tahribatlar, hayrın ihmali üzerinden işler. Bu durum, ehl-i iman için sürekli bir uyanıklığın zaruretini ortaya koyar. Şeytanın vesvesesi ancak hayrı geciktirdiği ölçüde tesir eder; hayrı vaktinde ve şartlarıyla yapan mü’min ise şerrin kökünü daha başında kurutmuş olur.
Bu noktada şerlerde ehl-i imanın rolü de netleşir. Şerlerin ortaya çıkmasında yalnızca dış etkenler değil, mü’minin ihmal ve gafleti de belirleyici olabilir. Hayır ertelendiğinde, küçük bir boşluk dahi bir şerre kapı aralayabilir. Bu sebeple ehl-i iman, her an uyanık, tedbirli ve kararlı olmakla mükelleftir.
Netice itibarıyla, şerlerin asıl kaynağı hayrı yapmamaktır. Şeytanın tahribatı ve vesvesesi bu süreci hızlandıran bir vasıtadan ibarettir. Hayrı her an yapmak, ihmal etmemek ve şartlarını tamamlamak ise şerri daha doğmadan ortadan kaldırır ve ehl-i imanı bu imtihanda muhafaza eder.
Dipnotlar:
1- Lem’alar, s. 73.
2- İbrâhîm Suresi: 22
3- Lem’alar, s. 72.