İki zıt kavram. Hürriyet ve esaret. Umumiyetle hürriyet, serbestiyeti ve bağımsızlığı ifade eder. Çeşitli tariflerinin yapılması mümkündür.
Nitekim bir çok tarifleri de yapılmıştır. Biz burada o tariflerin detaylarıyla uğraşmayacağız. Aslında sosyal bir varlık olan insanların refahı yönünden bir sosyal işletim sistemi ve bir kurallar bütünü olması gereken “hürriyet” bencilleştirilmiştir. Kavram olarak heva ve heveslerin kölesi yapılmıştır. Yani “su-i tefsir” edilmiştir. Yanlış yorumlanmıştır. Ruhun yücelişinin kaynağı olan hüda terkedilmiştir. İnsanî hisleri dumura uğratan itaatsizliklerin mahkumu yapılmıştır. Böylece insan ruhu; “Esaret-i hayvanî, İstibdad-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş”1 sözünde ifadesini bulan hayvanî esaretin, şeytanî zorbalığın kölesi haline evrilen sözde hürriyetle, fıtrî ihtiyacı olan cennetasâ dosdoğru yoldan saptırılmıştır.
Şimdilerde buna “özgürlük” deniliyor. Birisine soruyorum. “Nasılsınız?” diye. “Çok iyiyim.” diyor. Ve açıklama yapıyor. “Ben özgür bir bireyim. Neden iyi olmayayım ki? Özgürlüğümü sonuna kadar yaşarım. Kimse bana karışamaz. Hiç kimseden emir de almıyorum. İstediğim gibi hareket ediyorum. Dogmalarla benim işim olmuyor. Ben doğru bildiğimi yaparım. Nasslar ise beni hiç bağlamaz. Bana aklım yeter vs. ” Diyorum ki “Herkes senin gibi düşünür ve kendi doğrularının serbestiyetinde kural tanımamazlıkla hareket ederse ne olacak?” “Hayat bir mücadeledir. Herkes kendi mücadelesinde hürdür. Beni hiç alakadar etmez” diyor. İşte anarşi. İşte toplumu yiyip bitirebilecek firavunvari bir girdap.
Dine mesafeli felsefenin gayr-i meşru fikirleri günümüzde bilhassa hissine mağlup gençliği hedef seçmiştir. “Sen sensin. Sen var ya, çok önemlisin. Hiç bir kuvvet sana emir veremez.” gibi telkinlerle nesiller ne yaptığını bilmez olmuştur. Öyle ki, şu zamanın özgür(!) insanlarında şımarık ergenlik hali, özgürlük adına kırklı yaşlara kadar uzamıştır.
Halbuki fıtrat dini olan İslâm’ın nazenin hürriyetinin iki sınırı vardır. Birincisi, sosyal hayata bakar. Ve insanın hürriyeti diğer bir insanın hürriyetinin başladığı yere kadardır. İkincisi ise, insanın maneviyatını süsler. Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmaktır. Yani insanın ne kadar hür de olsa Abdullah (Allah’ın bir kulu) olduğunun bilinciyle hareket etmesidir.
Evet. İnsan kuldur. İslâm ise kulluğun fezasıdır. Şeriatın emir ve yasakları kulluğun yörüngeleri, yani sırat-ı müstakîm olan dosdoğru yoludur. Yörüngesini terkeden hiç bir cisim hür olduğunu iddia edemez. Nitekim dünyamız milyar senelerdir Allah’ın şeriat-ı tekviniyesi, yani kainatta koymuş olduğu nizamla, dosdoğru yolunda bu hürriyetinin lezzetiyle Mevlevî gibi dönmektedir. Allah göklere ve yere “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin!" Onlar da: "Gönüllü olarak geldik." dediler. 2
İslâm’ın fezasında “Kur'ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işarat ve rumuzundan çıkan şeriat-ı kübra-yı İslâmiyenin kemal-i intizamı…”3 (İlâhî kurallar bütünü olan Kur’ân’ın kesin, açık İlâhî tarzdaki işaretlerinden ve sırlı remizlerinden çıkan İslâm’ın o büyük şeriatının insanın fıtratına uygun en mükemmel intizamı) ile belirlenen hürriyetin tadını çıkarmaktan mahrum olanlara çok yazık olmaktadır. O ilâhî feza böyle bir anarşiyi kabul etmez ve o fezadaki cehennemî ateş küreleri “özgürlük” adına yörüngesinden sapan böyle anarşistler içindir.
Dipnotlar:
1- Sözler, Lemeat; 2- Fussilet Suresi: 11; 3- 13. Söz.