“Her şeyde bir ihlâs ver. Hatta muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccüh eder.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 146.)
Dizi: Bursa’nın Fethinin 700. yılı - 12
İSLAM YAŞAR'IN KALEMİNDEN...
Bediüzzaman Said Nursî’nin söylediği bu muhabbet hakikati, memleketin her yerinde olduğu gibi Bursa’da da yaşanıyor. Bir yanda devlet adına gösterilmesi emredilen; sevdiğini söylememe veya sevmediğini söyleme cesareti gösterenlerin çeşitli bahanelerle en ağır şekilde cezalandırıldığı kanunî saygı, resmî sevgi; diğer yanda milletin hemen her ferdinin hasbî bir hâlet-i ruhiye içinde yaşadığı hâlisâne muhabbet.
Meselâ Bediüzzaman Said Nursî, Afyon Hapishanesi’nde iken reis-i cumhura gönderdiği istidada ‘Bazı garazkârların, Mustafa Kemal’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle kendisini ezmeye çalıştıklarını söylemiş; ‘Bir hadis-i şerifte Kur’ân’a zararlı bir adam çıkacak dediğini ve M. Kemal o adam olduğu’ için sevmediğini ifade etmişti.
Bu tavrı ile aynı zamanda ‘Şereflerin, müsbet hayırların, maddî manevî ganimetlerin orduya verildiği, kusurların, menfî icraatların başa, reise verildiği kaidesini yerine getirdiğini, aslında şanı, şerefi gasp edilip büyük zaferine gölge düşürülen ordunun yapması gereken bu vazifeyi ordu yapmadığı için kendisinin yapmaya mecbur kaldığını’ hatırlatmıştı.
Ardından “Beni, onu sevmemekle itham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip onlara hain-i millet nazarı ile bakıyorum” (Emirdağ Lâhikası, s. 324.) diyerek hem tavrının sebebini anlatmış, hem de haklı ve makul ifadelerle, millet adına onlara hak ettikleri cevabı vermişti.
HEYKEL SEVİCİLİK DARBE DÖNEMLERİNİN MİRASI
Hâl böyle iken, Bilhassa kanlı 12 Eylül 1980 darbesinden sonra cinnet hâlini alan heykel dikme hamakatı, Halkçı Kemalistlerle milliyetçi muhafazakârlar arasında kıyasıya bir yarış halinde Bursa’da da bütün hızı ile devam ediyor. Her aklına esen akl-ı evvel, her önüne gelen boşluğa kendince değer izafe ettiği kişilerin heykellerini dikiyor.
Bununla iktifa etmediler. Belediyenin imkânları ile bastırdıkları resimli bayrakları halka bedava dağıtarak evlerinin balkonlarına, pencerelerine asmalarını telkin ediyorlar. Vatandaşlardan bazısı alıyor, bazısı almıyor. Bu sefer mahallelerde resimli bayrak asanlarla asmayanlar birbirlerine farklı gözlerle bakmaya başlıyorlar. Almayanlar veya alıp da asmayanlar zabıta çavuşları tarafından fişleniyor.
Kendilerini aynı zamanda ‘solcu, sosyal demokrat’ diye adlandıran Halkçı Kemalistler sokak başlarına, cadde kenarlarına, parklara, bahçelere Mustafa Kemal’in heykellerini, büstlerini dikip anıtlarını yaptırmayı hayatlarının gayesi sayıyorlar ve heykellerin sanat değerinden ziyade alçı, beton, dökme demir, tunç, paslanmaz çelik gibi kullandıkları malzemelerle öğünüyorlar.
Onlara mukabil kendilerini milliyetçi, mukaddesatçı sayan, ‘akıncı, ülkücü, alperen’ sıfatlarını sahiplenen, İslâm’ı yaşamaktan ziyade savunmayı seven taifeler de kazara Mustafa Kemal’in heykellerinden boş kalan yerlere Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Yıldırım Bayezid’in, Fatih Sultan Mehmed’in, Alpaslan’ın ve başka din ve devlet büyüklerinin heykellerini dikerek millete hizmet ettikleri iddiasında bulunuyorlar.
Dünyada kimse onlara yaptıklarının hesabını sormuyor, onlar da millete hesap vermeyi hesap etmiyor. Ama bu dünyanın bir de ahireti var ve orada herkes Zilzal Sûresi’nin “Kim zerre kadar bir iyilik yapsa, onun mükâfâtını görür. Kim zerre kadar bir kötülük yapsa onun cezasını görür” mealindeki 7. ve 8. ayetleri mucibince yaptıklarının hesabını verecekler.
Halkçı Kemalist zümre Mustafa Kemal’in Nutuk’unu, ilke ve inkılaplarını esas aldığı için meleklerin ‘Kur’ân’ın yasak ettiği bu heykelleri niçin diktiniz?’ sorusuna ‘atamız istedi biz de diktik’ diyebilirler. Cevaplarının kendilerini kurtarmayacağı muhakkak. Ama en azından ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ hakikati mucibince Ata’larının gittiği yere gitmek pahasına yanlış da olsa verecekleri bir cevap var.
Allah’a inandığını, Kur’ân-ı Kerîm’i esas aldığını, Sünnet-i Seniyyeye uyduğunu iddia eden taife, acaba meleklerin o sorusuna ne cevap verecek? Verecek cevap bulamayıp medet istercesine heykellerini diktikleri Osman Gazi’ye, Orhan Gazi’ye, Bayezit Han’a, Alpaslan’a, Fatih Sultan Mehmed’e ve diğerlerine baktıklarında onların ‘Bre nadan, ben bile heykelimi diktirmemişken sen ne cür’etle benim heykelimi diktin?’ hitabına ‘Birilerinin heykeli vardı, onlara nisbet ettim mi” diyecekler?
Onlar ‘O heykellere nisbet edip bizim heykelimizi dikeceğinize, Allah’ın emrine uyup Kur’ân’a, Sünnete ittiba ederek himmetinizi, cesaretinizi ve size emanet edilen ama sizin şahsi sermayeniz gibi hovardaca harcadığınız beytü’l-malı o heykelleri kaldırmak için kullansaydınız ne olurdu?’ dediklerinde mahşerde hallerinin nice olacağını hiç düşünmezler. Hamakatın böylesi cahiliye devrinde bile yaşanmadı.
***
HEYKEL VARSA SEVGİ YOKTUR
Birbirine zıt tabirler bunlar. Bir yerde heykel varsa sevgi yoktur, sevgi varsa heykel yoktur. Resmî zevat, heykelini dikmeyi o kişiye sevgi gösterisi sayıyor ve yaptığıyla övünüyor. Halbuki heykel dikme hususunda ve dikilen heykeller hakkında halk arasında çok farklı hadiseler yaşanıyor, değişik sözler söyleniyor, yorumlar geliştirilip gülünç, ibretli, argo, jargon yakıştırmalar yapılıyor.
Bursa’nın kenar mahallelerinden birinde bu günlerde yaşanmış hadise. Beş altı yaşlarındaki oğlunun okuldan dönme vaktinin geçtiğini gören anne telâşlanmış ve her gün geldiği yoldan giderek aramaya çıkmış. Sokağın köşesini döndüğü zaman oğlunun geldiğini görüp biraz rahatlamış ama sormadan da edememiş.
-Bu vakte kadar nerdeydin oğlum?
-Kara adamın yanındaydım anne.
-Kara adam da kim?
-Parkta duran kara adam var ya, onun yanındaydım.
-Ne yapıyordun orada?
Bu arada annesinin yanına yaklaşan çocuk onun hiddetle sorduğu soruyu duymazdan gelmiş. Gecikme mazeretini mazur gösterip annesinin merak hislerini tahrik ederek öfkesini dindirmek ve muhtemel cezasını hafifletmek için elinden tutup hafifçe kendisine doğru çekerek sesini biraz daha yükseltmiş.
-Anne, ne olmuş biliyor musun?
-Ne olmuş?
-Kara adam altına işemiş.
-Doğru konuş.
-Yemin ederim.
Pazara giderken parktaki heykelin belediyenin temizlik işçileri tarafından hortumla yıkandığını gören kadın, heykelin daha kurumadığını, altındaki ıslaklığı görünce çocuğun onun işediğini sandığını anlamış. Çocuk o zannını yüksek sesle söylediği için birilerinin duyup şikâyet etmelerinden korkmuş. Telâşla etrafa bakınmış, kimsenin olmadığını görünce rahatlamış ve çocuğu kolundan tutup hızlı adımlarla evine doğru yürümüş.
ÇOCUK GÖZÜYLE ‘KARA ADAM’
Çocuğun nazarı ile bakıldığında, şehrin hemen her meydanında ve büyük parklarında kara adamlar duruyor. Heykellerin bakımı insanların bakımından daha zor. Bir de heykele kutsallık izafe edilirse zorluk tehlikeye dönüşüyor.
Çünkü dünyada başka örneğine rastlanmayan ve affı olmayan koruma kanunu halen meriyette olduğu için o tabirlerden biri duyulduğu anda söyleyen kişi kendini karakolda bulur. Çeşitli işkencelere maruz kalarak ifadesi alındıktan sonra mahkemeye sevk edilir. Bazen Kadir Mısıroğlu gibi ancak deli raporu verilerek kurtarılır.
Bazen Hacı Polat gibi okul bahçesinde oynarken büstün kırılmasına sebep olan ortaokul talebesine ceza verilir, ailesine yeni bir büst diktirilir. Bazen Nimetullah Kurdoğlu gibi On Kasım töreninde ‘adıtürk’ dediği için vazifeden alınır, soruşturma geçirir, sürgüne gönderilir. Bu suçlardan biri tekrarlanırsa ceza birkaç kat arttırılarak çektirilir.
HER HEYKEL FAYDA DEĞİL, ZARAR VERİYOR
Hal böyle olunca dikilen her heykel hem dikene hem dikilene, hem seyredene, hem bekleyene, hem devlete, vatana, millete; maddî, manevî, içtimaî, hissî, siyasî, adlî hususlarda faydadan çok zarar veriyor. Hem de büyük gösterilmeye çalışılan insanlar, halkın gözünde böyle küçük düşürüyorlar.
Heykelinin dikilmesini istemek, birinin heykelini dikmek veya dikilmesine yardın etmek Kur’ân-ı Kerîm’in hükmü ile yasaklandığı, peygamber Efendimiz (asm) tarafından lânetlendiği için Yapılan işi günah ciheti ve ahiret mesuliyeti de var, ama resmî makamlar ve mahallî merciler yine de heykel dikme yarışına davam ediyor.
Şair ne güzel söylemiş:
“Kendi kendine ettiğin âdem,
Bir araya gelse edemez âlem.”
***
BEDİÜZZAMAN: BURSA’NIN ALTI ÜSTÜ EVLİYA DOLU
“Bursa öyle bir yer ki altı da üstü de evliya dolu.”
1958 yılının Kasım ayında, on sekiz yaşında iken Bediüzzaman Said Nursî’yi Emirdağ’da ziyaret eden Erdoğan Utangaç Bursa’dan geldiğini söyleyince Bursa’yı mezkûr ifadelerle sena etmişti Bediüzzaman Hazretleri. Onun Erdoğan olan adını ‘Rıdvan’ diye değiştirdikten sonra muhtemelen İstanbul’u kastederek kendisinin Osmanlı payitahtına gittiğini, ama Bursa’ya gitmesinin nasip olmadığını ifade etmişti.
Bediüzzaman Said Nursî’nin Bursa hakkındaki müşahedeleri, yaşanan hakikatlerin ifadesidir. Zîra Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet devrinde inkılâpçılar tarafından arttırılarak devam ettirilen tahribata rağmen Bursa’da ‘baba, sultan, dede, efendi, hazret, pir’ ve benzeri sıfatlarla anılan evliya türbesinin olmadığı sokak yoktu. Adı, sanı, namı bilinenlerin sayısını yüzlerle ifade etmek mümkün. Bilinmeyenlerse binlercedir.
Onlar emr-i İlâhî ile Bediüzzaman’ın ‘yerin altı’ dediği berzah âlemine çekildikten sonra âlem-i misâldeki menzillerini boş bırakmadılar. Yetiştirdikleri evlâtların, yerlerine bıraktıkları halifelerin ve hasbî müridlerin vesilesiyle, yenilerini yetiştirerek nesebî ve manevî evliyalarla silsilelerini devam ettirdiler, ettiriyorlar.
Onların yanı sıra zamanın müceddidini, müçtehidini, mehdisini tanıyan, eserlerini okuyan, cemaatine mensup olan, onun hizmet prensiplerine göre hareket eden, evliya olduğunu bilmeyen, evliya olmaya çalışmayan, keşif ve keramet hevesi taşımayan, kendisine evliya nazarı ile bakılmasından rahatsız olan insanlar da var:
Asfiyalar!..
‘Saflar, hâlisler, dostlar, azizler’ demek asfiya. Aziz kelimesi de ‘kıymetli, muhterem, mübarek, izzetli, yüce, velî, evliya, ermiş’ gibi manaları muhtevi. Bediüzzaman Said Nursî, talebelerine yazdığı ve ‘Aziz, sıdık kardeşlerim’ hitabı ile başlayan mektuplarında onları hususan ‘aziz’ sıfatı ile tavsif ederdi.
Kendisi de “Âl-i İmran Sûresi’nin 26. âyetinde geçen ‘Sen dilediğini aziz edersin’ sırrına göre verilen ‘Aziz’ lafzı, İlm-i Sarf usûlünce ‘izzete mazhar olmuş’ demektir. (….) Ben de eski ulemaya iktidaen bu ‘aziz’ kelimesini sıfat olarak kardeşlerime vermemin sebebi ise; onlar dini ve ilmi dünyaya alet yapmadıklarından, ilmin ve dinin izzetini muhafaza ettiklerinden -temsilde hata yok- Yusuf Aleyhisselâmın Aziz-i Mısır olması gibi bunlar da derecelerine göre bu asrın azizleridir. Cenab-ı Hak onları aziz ediyor ‘tuizzu men teşaau’ sırrına mazhar ediyor, diye istimal ediyorum.” (Risâle-i Nur Açıklamalı Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Meâli, YAN., İstanbul, 2024, s. 52.) dediğine göre ‘asfiya’ tabirini ‘Nur Talebeleri’ ile tavsif ve tasrih etmek mümkün.
Bediüzzaman’ın ‘ehl-i velayet, ehl-i hakikat’ (Mektubat, s. 512.) dediği Süleyman Çelebi Bursa’da Mevlid-i Şerifi yazarken ‘Ey azizler, işte başlarız söze’ mısraı ile yaptığı matla’da muhataplarını ‘aziz’ sıfatı ile tavsif etmesi nazara alındığında, Bursa’da hizmet eden Nur Talebelerinin de ‘asfiya’ sıfatını taşıdıkları söylenebilir.
ÜSTADI ZİYARET EDİP NUR HİZMETİNİ BAŞLATTILAR
Bediüzzaman Hazretleri ‘Cenab-ı Allah bana orayı nasip etmedi’ sözleri ile dile getirdiği gibi Bursa’ya hiç gelmemişti. Fakat o hayatta iken Sami Pala, Fırıncı Mehmed, Erdoğan (Rıdvan) Utangaç, İsmail Doyuk, Ali Çakmak gibi Nura müheyya insanlar Bursa’dan gidip onu ziyaret ettiler, eserlerini Bursa’ya getirip Nur hizmetini başlattılar.
Memleketin hemen her yerinde olduğu gibi Bursa’da da Bediüzzaman Said Nursî’yi görmese de adını duyduğu, hizmetinden haberdar olduğu, Risâle-i Nurları telif edildiği zamandan itibaren elde edip okuyan ve yakınlarına tavsiye eden pek çok insanın olduğu muhakkak.
Bursa’da bilinen ilk Risâle-i Nur dersi, Sami Pala’nın evinde Mehmed Ali Efendi ve Muhasebeci İbrahim Akpınar’in iştiraki ile başladı. Haftanın muayyen bir gününde ‘arkadaş ziyareti, çay sohbeti’ gibi vesilelerle yapılan bu dersler, onların Erdoğan Ulutepe, Yaşar Gülgün gibi tanıdıklarının, arkadaşlarının da katılması neticesinde gittikçe artarak yıllarca devam etti.
—Devam Edecek—