Yaz aylarının sonlarına doğru, memleketimden vatanın güneyine doğru yola çıktım. Maksadım sıhhat ve sağlık bulmak, farklı coğrafyaların havasını teneffüs etmek, mekânın ferahlığını içime çekmek ve yol boyunca vatanın güzelliklerini yeniden müşahede etmekti.
Yol boyunca gördüğüm manzara beni bir taraftan sevindirdi, diğer taraftan derin düşüncelere sevk etti. Vatanın hemen her karış toprağının işlenmiş olması, tarlaların, bağların ve bahçelerin bereket ümidi taşıması elbette insanı keyiflendiriyor. Fakat köylerin boş ve sessiz çığlığı, şehirlerin ise kalabalıklar içerisindeki sessizliği içimde tarifsiz bir hüzün meydana getirdi.
Köyler ve kasabalar tenhalaşmış. Bir zamanlar insan ve hayvan seslerinin birbirine karıştığı yerlerde şimdi derin bir sessizlik hâkim. Ne bir insan ne de eskisi kadar hayvan görebildim.
Çocukluğumun köylerinde cami duvarlarının kenarında, ömrünü tamamlamış yaşlı ağaç gövdelerinin üzerinde oturup sohbet eden, birbirine hâl hatır soran ihtiyarları hatırlıyorum. Çocuklar sokaklarda oynar, kadınlar evlerin önünde işlerini görür, tavuklar, koyunlar, keçiler, inekler, mandalar, köpekler ve kuşlar köy hayatının ayrılmaz bir parçası olurdu.
Bugün ise o eski ağaçların yerini düzenli ve güzel kamelyalar almış. Fakat çoğu zaman o kamelyalarda oturan, sohbet eden insanları göremiyoruz.
İşte insanın içini burkan da tam olarak bu…
Eskiden kıtlık vardı ama hayat vardı. Bugün bolluk var fakat yalnızlık var.
Bir zamanlar köylerimizde insanla hayvan, insanla toprak, insanla tabiat iç içeydi. Şimdi ise nebatat ve hayvanatın azaldığı, insanın da köyden şehre çekildiği bir manzara ile karşı karşıyayız.
Bir tabiat aşığı, aynı zamanda eğitimci ve ekonomist olarak bu manzarayı görünce ister istemez kendime soruyorum:
Neden böyle oldu?