Bediüzzaman Said Nursî’yi anlamaya çalışırken karşımıza çıkan önemli sorulardan biri şudur: Bediüzzaman muhafazakâr bir düşünür müdür?
Bu soruya sadece “evet” veya “hayır” demek, onun düşünce dünyasını daraltmak olur.
Çünkü Bediüzzaman’ın hayatına baktığımızda bir tarafta dinî şeairin, aile hayatının, iman esaslarının ve manevî değerlerin korunmasına yönelik güçlü bir hassasiyet; diğer tarafta ise hürriyet, meşveret, hukuk, eğitim ve toplum hayatında yenilenmeye açık bir anlayış görürüz.
Onun muhafazakârlığı, geçmişte bulunan her şeyi sorgusuz sualsiz muhafaza etmek değildir.
Asıl muhafaza edilmesi gereken hakikattir.
Bediüzzaman, hurafe ve taassuba karşı da ciddî mücadele vermiştir. Dolayısıyla “eski olan doğrudur” anlayışına sahip değildir. Ona göre zaman değişmekte, ihtiyaçlar farklılaşmakta; fakat iman hakikatleri bâkî kalmaktadır.
Bu sebeple onun yaklaşımını “muhafaza ederek yenilenmek” şeklinde ifade etmek mümkündür.
Nitekim Bediüzzaman’ın “müsbet hareket” anlayışı da bunu gösterir. Yanlış gördüğü uygulamalara karşı tahrip edici bir yöntem yerine yapıcı, tedricî ve netice itibarıyla iman ve insan merkezli bir yol tercih eder. Bu sebeple o “metotta muhafazakâr” olarak değerlendirilebilir. Fakat Bediüzzaman’ı klasik anlamda bir muhafazakâr olarak tanımlamak da yeterli değildir.
Çünkü o, hürriyeti imanın önemli bir tezahürü olarak görür. Beşerî otoritenin sınırsızlaşmasına karşı çıkar. İstibdadı reddeder; meşvereti, adaleti ve hukukun üstünlüğünü savunur. Ferdin haklarının devlet veya toplum adına feda edilmesini kabul etmez.
Öyleyse Bediüzzaman’ın mesajını şöyle özetleyebiliriz:
Geçmişin her şeyini muhafaza etmek değil, hakikati muhafaza etmek.
Değişime karşı çıkmak değil, değişimin istikametini doğru belirlemek.
Yeniliği reddetmek değil, yeniliği iman ve insanlık ölçüleriyle değerlendirmek.
Bugün Bediüzzaman’ı yeniden anlamaya ihtiyacımız varsa, belki de ilk yapmamız gereken onu siyasî ve ideolojik kalıpların dışına çıkararak kendi temel ölçüleriyle okumaktır.
Çünkü Bediüzzaman’ın derdi bir “-izm” inşa etmek değil, imanı kurtarmak ve insanı hakikatle buluşturmaktır.