Bilindiği gibi AKP iktidarında, “tek kişili otoriter rejim”de seçilmiş siyasetçiler, sivil toplumcular, gazeteciler yıllardır hapiste. Anayasanın 90. maddesiyle “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası sözleşmeler”in başında gelip iç hukuku bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları uygulanmıyor.
En son AİHM Büyük Dairesi’nin, ağırlaştırılmış müebbet hapisle 9 yıldır cezaevinde tutulan Osman Kavala hakkındaki “yargılamanın âdil yargılanma hakkını gereklerini karşılamadığı, mahkûmiyetinin tamamen hükümsüz olup derhal serbest bırakılmasıyla ağır adaletsizliğin sona ermesi gerektiği” kararı da bunlardan biri.
Bundandır ki hukukçular, mahkemenin tutuklanmasına ‘mâkul bir şüphe’ bulunmayıp insan hakları savunucularını susturma amacı taşıdığını belirtiyorlar. “Demokratik toplumda herkesin ifade özgürlüğü hakkının kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın kullanması”nı güvence altına alan AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin çiğnendiğini belirtiyorlar.
Bu açıdan “karar”ın Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Tolga Şirin’in değerlendirmesiyle, “âdil yargılanma hakkının ve hukukun en temel esasları yok sayılarak bireysel başvuru mekanizmasının pratikte etkililiğini, kişi özgürlüğüyle güvenliğini berhava ettiği, siyasî saiklerle sivil topluma gözdağı verildiği, adaletin açıkça inkâr edildiği” tesbitlerine atıfla “karar’ın Türkiye’deki hukukî krizlere doğrudan cevap niteliği taşıdığına dikkat çekiliyor.
VAZİYET
“Demokratikleşme dondurulmuş”
AB ve AP raporlarında Türkiye’nin AB sürecinin kilidinin “hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı” olduğu belirtilirken, “tâlimatlandırılarak siyasîleştirilmiş yargı” operasyonlarıyla her biri binlerce sayfa iddianameli, yüzlerce yıllık hapis cezası istenen yüzlerce sanıklı Silivri davalarında ayyuka çıkan haksızlıklar ve hukuksuzlar dünyanın gündeminde.
Bundandır ki yargı bağımsızlığına, demokratik standartların olmayışına ağır eleştirilerin sıralandığı raporda, “tarafsız” olması gereken, atandığı gün iktidar partisinin toplantısına koşup “hizmete hazır olduğu”nu bildiren, “ağır hasta bir sanığın mahkemede bir başka sanığı suçlayacağı”nı söyleyen, “bundan sonra da canlı yayın istesinler!” diye henüz yargılanan sanıklarla polemiği tetikleyen Adalet Bakanı “dehşet veren bir siyasî aktör” diye tanımlanıyor.
2018’den beri demokratikleşmenin, hukukun üstünlüğünün dondurup rafa kaldırıldığı, Türkiye’nin “demokratikleşme kriterleri”nden uzaklaştığı AB üyelik sürecinin mevcut şartlarda başlayamayacağı” ikazı yapılıyor. “AB projesi’nin ancak Türkiye’de demokratikleşme ve hukukla mümkün olabileceği” kaydediliyor…
GARABET
“Kafkaesk absürtlük”le “had bildirme!” haddi
“Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını, hak ihlâllerinin olduğunu” ileten AİHM’le AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’a bir Cumhurbaşkanı Başdanışmanının “AİHM de Amor da haddini bilsin!” çıkışının perde arkası tartışılıyor. (gazeteler, 26.8.26)
En büyük tepki de Adalet Bakanı’nın “Türkiye’de yargı bağımsız” tekrarına ve Başdanışman’ın “AİHM denetiminin bağlayıcılığı yoktur; Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkânını gözden geçirmeye zorlanıyor” yorumuyla “Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamak zorunda olmadığı” restine veriliyor.
Hukukçular ve diplomatlar, bu “rest”in, bir “toplum sözleşmesi” olan Anayasanın teminatına, millet irâdesinin temsilcisi Meclis’in taahhüdüne aykırı olduğunu, Türkiye’nin yarım yüzyılı aşkın AB çabasıyla demokrasi ikbalinin basit siyasî hesaplarla berhava edilmesinin devlet ciddiyetine yakışmadığını vurguluyorlar.
Bu açıdan, iktidar partisi milletvekili Tuğrul Türkeş’in “Yapay zekâyla basit bir diyalog bile ülkemizin AİHS’nden vazgeçmesi senaryosunun ne denli ‘deli saçması’ olacağının anlaşılması için yeterli. Üst düzey sorumluların bunu dillendirmeye cesaret etmeleri ancak Kafkaesk absürtlükle izah edilebilir. Evrensel hukuk ilkeleri ve adalet bugün de yarın da hepimize lazım” tepkisi düşündürücü.