İman hizmetinde ihlâs, sadakat ve fedakârlık ne kadar önemliyse, istiğna da o derece önemlidir.
Çünkü hakikate hizmet eden insanın en büyük hassasiyeti, hizmetini şahsî menfaatlerden uzak tutmak ve onun izzetini muhafaza etmektir.
İstiğna; başkasının elindekine göz dikmemek, maddî beklentilerle hareket etmemek ve hakikati menfaate alet etmemektir. Bu anlayışın temelinde kanaat, hürriyet ve ihlâs vardır. İstiğna, insanlardan uzaklaşmak değil, insanlarla münasebet kurarken kalbi menfaatin esaretinden korumaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum.” (Sâd Sûresi, 38:86) Bu ayet, hakikati tebliğ etmenin şahsî kazanç kapısına dönüştürülmemesi gerektiğini hatırlatır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hayatı, istiğnanın nasıl yaşanabileceğini gösteren güzel örneklerle doludur. Barla Lâhikası’nda anlattığı bir hadiseye göre, bir tüccar dostu kendisine otuz kuruşluk çay getirir. Bediüzzaman önce hediyeyi kabul etmez. Tüccarın ısrarı üzerine kabul eder; fakat ardından çayın iki katı fiyatını öder. Sebebini soran dostuna, kendisinden alınan hakikat dersinin maddî menfaat karşılığında verilmiş gibi görünmesini istemediğini açıklar.
Bu davranış, sıradan bir hediye meselesinden çok daha derin bir anlam taşır. Bediüzzaman, iman hakikatlerinin maddî menfaatle ilişkilendirilmesinden kaçınmış; hizmetin izzetini ve ihlâsını korumayı esas almıştır. Onun için asıl kazanç, insanların teveccühü değil, Allah’ın rızasıdır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), “Veren el, alan elden üstündür.” buyurmuştur. (Buhârî, Zekât, 18; Müslim, Zekât, 95) Bu hadis, vermenin faziletini ve insanın başkalarına muhtaç olmadan izzetini korumasının önemini hatırlatır. Elbette ihtiyaç sahibine yardım etmek fazilettir; meşru yardımı kabul etmek de tek başına istiğnaya aykırı değildir. Asıl mesele, kalbi menfaatin esiri yapmamaktır.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Hakikate mi hizmet ediyoruz, yoksa hakikati kendi menfaatimize mi alet ediyoruz? Bu soru, yalnızca iman hizmetinde bulunanları değil, toplum içinde sorumluluk taşıyan herkesi ilgilendirir. Çünkü güven, samimiyet ve adalet, menfaatin değil hakkın gözetildiği yerde güçlenir.
İstiğna, helâl kazancı reddetmek veya dünyadan el etek çekmek değildir. İnsan çalışır, kazanır ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılar. Mühim olan, hiçbir menfaati hakikatin önüne geçirmemek ve imkânları bir üstünlük vesilesi yapmamaktır.
Unutmayalım ki iman hizmetinin izzeti, elde edilen imkânlarla değil, korunan ihlâsla ölçülür. İstiğna, hizmetkârın şahsiyetini muhafaza eder, niyetini berraklaştırır ve gayretini Allah’ın rızasına yöneltir. Hakikate sadakat, yalnızca sözle değil, yaşayışla da gösterilir. Zira istiğna ile korunan izzet, iman hizmetinin sessiz fakat tesirli şahitlerinden biridir.
İstiğna aynı zamanda hürriyetin teminatıdır. İnsan bir menfaat karşılığında susmaya veya yanlış gördüğünü görmezden gelmeye alışırsa, zamanla sözünün bağımsızlığını kaybedebilir. Oysa hizmette esas olan, kimseyi kırmadan hakkı söylemek ve şahısların beklentilerini hakikatin önüne geçirmemektir. Yardımlaşma ve dayanışma elbette güzeldir; fakat bunlar minnet altında kalmaya ya da gerçeği gizlemeye dönüşmemelidir. Bediüzzaman’ın çay hadisesinde görüldüğü gibi, küçük davranış bile hizmetin nasıl anlaşılacağını etkileyebilir. Bu sebeple niyetimizi sık sık gözden geçirmeli, nefsimizin gizli beklentilerine karşı uyanık olmalıyız. İstiğna, insanı kibirli değil vakur; insanlardan kopuk değil, menfaat karşısında hür kılar. Böyle bir duruş, hizmet edenin vicdanını ve muhataplarının güvenini korur.