"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Çözüm adalet ve özgürlükte - İstibdada karşı bir âlim ve düşünür: Abdurrahman el-Kevâkibî'yi hatırlamak...

İbrahim ÖZDEMİR
30 Ekim 2026, Cuma 00:31
- Çözüm adalet, özgürlük, eğitim ve şûradır. Kevâkibî, Kur'an'ın adalet, eşitlik ve şura (danışma) ilkelerini siyasî hayatın temel unsurları arasında görür.

- Ona göre değişim, akılların uyanışıyla başlayan, eğitim ve hür basınla olgunlaşan ve yöneticinin yetkilerini sınırlayan bir hukuk düzeniyle tamamlanan sabırlı bir süreçtir.

***

ARAŞTIRMA - İBRAHİM ÖZDEMİR

1902 yılının bir Haziran gününde Kahire'de, Halepli bir âlim, içtiği bir fincan kahvenin ardından kısa süre içinde hayata gözlerini yumdu. 

Ölümü o gün de esrarengiz bulundu; kahvenin zehirli olduğu yönündeki şüphe, bugüne kadar onun adıyla birlikte anılmaya devam etti. Ne var ki Abdurrahman el-Kevâkibî'nin ölümü, onun savunduğu temel tezlerini susturmadı. 

Ardında bıraktığı küçük hacimli bir kitap, kendisinden sonra bir asrı aşkın bir süre boyunca Arap ve İslam dünyasında istibdat üzerine düşünen herkesin başvurduğu bir metin hâline geldi.

Kevâkibî (1855–1902), Osmanlı'nın son döneminde yaşamış Suriyeli bir İslam âlimi, gazeteci ve siyaset düşünürüdür. 

II. Abdülhamid'in merkezî yönetimi güçlendirdiği, siyasî muhalefeti sınırladığı ve basın üzerinde sıkı bir denetim kurduğu bir dönemde, Osmanlı idaresindeki keyfî uygulamaları ve bunları besleyen istibdat anlayışını eleştirdi. Ancak dikkatle okunduğunda onun eleştirisinin yalnızca belirli bir sultana ya da yöneticiye yöneltilmiş siyasî bir itiraz olmadığı görülür. Kevâkibî'nin asıl meselesi, tek bir insanın iradesinin bütün bir toplumun iradesinin yerine geçirilmesi ve dinin bu iktidarı meşrulaştırmak için bir araç hâline getirilmesiydi.

Halep'ten Kahire'ye

Kevâkibî 1855'te Halep'te, soyunun Hz. Ali'ye (rh) dayandığı kabul edilen köklü bir ailede dünyaya geldi. Annesini küçük yaşta kaybetti ve bir süre Antakya'da teyzesinin yanında büyüdü. Şer'î ve aklî ilimleri tahsil etti; Arapça’nın yanı sıra Türkçe ve Farsça’yı da öğrendi. Osmanlı basınında dolaşan yenilikçi fikirlerle bu yıllarda tanıştı.

Halep'te gazetecilikle kamu görevlerini birlikte yürüttü. Çıkardığı eş-Şehbâ gazetesi kısa sürede kapatıldı; ardından yayımladığı el-İ’tidâl de aynı akıbete uğradı. Çeşitli resmî görevlerde bulundu, fakat keyfî baskılar arttıkça bu görevlerden istifa etti. Mahkemelerde yoksulların davalarını karşılıksız üstlendiği için halk arasında "zayıfların avukatı" diye anıldı. Yerel yöneticilerle sık sık karşı karşıya geldi; hakkında soruşturmalar açıldı, yargılandı ve hapsedildi.

Muhalifleri susturmanın ilk yolu, çoğu zaman, onları saraydan gönderilen hediyelerle ya da cazip makam ve görev teklifleriyle kendi tarafına çekmekti. 

Abdurrahman el-Kevâkibî bu teklifleri kabul etmedi. Ardından gelebilecek baskıları öngörerek, nitekim çiftliğine de el konulunca, 1898'de kendisini daha güvende hissedeceği Kahire’ye hicret etti. O yıllarda Kahire, Osmanlı’nın basın üzerindeki sansüründen ve siyasî baskılarından kaçan pek çok aydın için önemli bir fikir ve yayın merkeziydi.

Ne garip bir tecellidir ki Kevâkibî’nin ölümünden yalnızca yirmi yıl sonra Osmanlı Devleti tarihe karıştı. Yerine kurulan ve adına Cumhuriyet denilen yeni rejim ise zamanla, özellikle muhaliflerini susturma konusunda, kendisinden önceki dönemin baskıcı uygulamalarını aratmayacak yöntemlere başvurdu. 

Kahire, bir kez daha, başta Mehmet Âkif Ersoy, Mustafa Sabri, Zahid Kevseri olmak üzere, ülkelerindeki siyasî baskılardan kaçmak zorunda kalan birçok aydının sığınağı hâline geldi. 

Said Nursî, İskilipli Atıf Efendi ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi Türkiye’de kalanların bir kısmı ise ev hapsi, İstiklâl Mahkemeleri, Takrir-i Sükûn Kanunu ve hapishanelerle yüzleşti.

Tarih bazen insanın karşısına acı bir ironi çıkarıyor: 

İstibdada karşı mücadele ederek özgürlüğün kıymetini anlatanlar değişiyor, rejimler değişiyor, yönetim biçimleri değişiyor; fakat iktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğü ve muhalifleri susturma arzusu farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabiliyor. 

Abdurrahman el-Kevâkibî’nin mirasını bugün de önemli kılan, belki de en çok bu tarihsel tecrübedir.

Kevâkibî'nin bugün de okunmayı hak eden başlıca eseri “Tabâ’iu'l-istibdâd ve Mesâri’u'l-isti’bâd” Türkçe’ye “Despotizmin Doğası: Köleliğin İflası” adıyla çevrilmiştir (Mana Yayınları). Kevâkibî eserinin girişinde onu, bugün rüzgârla savrulup gitse bile yarın çadırın kazıklarını da söküp götürebilecek, bir vadide yankılanan bir hak çığlığı olarak tanımlar. Bu çığlık gerçekten de savrulup gitmedi. 

Kitabın asıl gücü, istibdadı yalnızca kötü bir hükümdarın kişisel özelliği olarak ele almamasındadır. Kevâkibî onu; toplumun bilgisini, ahlâkını, din anlayışını, eğitimini ve ekonomik hayatını bozan sistemik bir hastalık olarak inceler. 

İstibdada meşruiyet bahşeden din adamı, emri uygulayan memur, saray çevresini besleyen tüccar ve tabloyu süsleyen aydın, aynı zincirin halkalarıdır. Hannah Arend’in daha sonra kavramlaştıracağı gibi kötülüğün sıradanlaşmasıdır. 

Bu yüzden zorba gider, ama sistem kalırsa istibdat da yeni bir yüzle geri döner. Kevâkibî'nin düşüncesini beş temel noktada özetleyebiliriz:

İstibdat cehaleti besler. Özgür düşüncenin ve bilginin yayılmasını engelleyen yönetim, eleştirel düşünceyi zayıflatır ve toplumu yöneticinin iradesine bağımlı kılar. Müstebit kılıçtan çok kalemden korkar; çünkü onun ihtiyaç duyduğu şey bilen değil, itaat eden bir halktır. Düşüneni, yazanı ve eleştireni ya satın alır ya da hapishaneye ya da sürgüne gönderir.

Din, iktidarın aracı hâline getirilebilir. Yönetici kendi otoritesini sorgulanamaz göstermek için dinî kavramları kullandığında, sultan "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" ilan edildiğinde, dinin adalet ve ahlâk yönü zarar görür. Kevâkibî dine değil, dinin bu biçimde kaçırılmasına karşı çıkar.

Korku, toplumun ahlâkını bozar. İnsanlar hakikati söylemek yerine çıkarlarını korumayı, itaat etmeyi ve susmayı öğrenir. Ahlâk bir anda çökmez; kısık bir ateşte eriyen mum gibi yavaş yavaş erir. İstibdat da saraydan sokağa, oradan eve sirayet eder; her birimizin içinde küçük bir müstebit yetiştirir.

Tek bir kişinin iradesi toplumsal gelişmeyi sınırlar. İnsanların yetenekleri ve girişimleri körelir; toplumun fikrî ve ahlâkî potansiyeli ortaya çıkamaz. Ezberletip düşündürmeyen okul, bu körelmenin en etkili aracıdır.

Çözüm adalet, özgürlükte

Çözüm adalet, özgürlük, eğitim ve şûradır. Kevâkibî, Kur'ân'ın adalet, eşitlik ve şura (danışma) ilkelerini siyasî hayatın temel unsurları arasında görür. Ona göre değişim, akılların uyanışıyla başlayan, eğitim ve hür basınla olgunlaşan ve yöneticinin yetkilerini sınırlayan bir hukuk düzeniyle tamamlanan sabırlı bir süreçtir.

Kevâkibî'nin mirasının önemi, yalnızca II. Abdülhamid dönemini eleştirmiş olmasında değildir. Asıl önemi, iktidarın toplumu nasıl olup da ahlâken ve fikren kendisine bağımlı hâle getirdiğini açıklamaya çalışmasıdır. 

Onun zamanında istibdat sarık ve cübbe giyiyordu; bugün takım elbise giyip özgürlük ve demokrasi sloganları taşıyabilir. Ama özü değişmez: İnsanların düşünme hakkına el koymak, vatanı özel bir mülke dönüştürmek ve itaati bilip soru sormayı bilmeyen nesiller yetiştirmek.

Bu bakımdan onun eseri, İslâm düşüncesi açısından hâlâ cevap bekleyen bir soruyu gündeme getirir: Bir yönetimin kendisini İslâm adına temsil ettiğini söylemesi, o yönetimi adaletsizliğe, keyfîliğe ve hesap vermekten kaçınmaya karşı bağışık kılar mı? 

Kevâkibî'nin yaklaşımı bu soruya açıkça olumsuz cevap verir. Dinin siyasî iktidar tarafından istismar edilmesine karşı çıkar; yönetimin meşruiyetini adalet, akıl ve toplumun hakları üzerinden sorgular. 

Onun şûra ve siyasî özgürlük vurgusu da bu çerçevede anlaşılmalıdır.

Osmanlı'nın son dönemine tanıklık etmiş bir Müslüman aydın olarak Kevâkibî, bize yalnızca istibdadı eleştiren bir kitap değil; din ile iktidar arasındaki ilişkiyi, bilginin özgürlüğünü ve toplumun ahlâkî sorumluluğunu yeniden düşünmemizi sağlayacak güçlü bir entelektüel miras bıraktı. 

Kevâkibî’yi okumak, geçmişte kalmış bir Osmanlı tartışmasını öğrenmekten ibaret değildir. Adaletin, özgürlüğün ve dinî düşüncenin bağımsızlığının neden korunması gerektiğini anlamaya çalışmaktır.

Kevâkibî ve Bediüzzaman Said Nursî: İstibdada karşı iki çağdaş ses

Abdurrahman el-Kevâkibî (1855–1902) ile Bediüzzaman Said Nursî (1878–1960), aynı imparatorluğun son on yıllarına tanıklık etmiş iki çağdaş âlimdir. 

Biri Halep'te, diğeri Bitlis'in Nurs köyünde doğdu; biri Arap, diğeri Kürt'tü. Biri hayatını Kahire'de noktaladı, diğeri ise ömrünün büyük bir kısmını Anadolu'nun hapishanelerinde ve sürgün yerlerinde geçirdikten sonra Urfa'da. Aralarında doğrudan bir tanışıklık ya da etkileşim olduğunu gösteren bir kayda henüz sahip değiliz. 

Yine de dikkat çekici olan, istibdat meselesinde birbirine şaşırtıcı derecede yakın düşünceleridir. Bu yakınlık, bir etkilenmeden çok, aynı tarihî tecrübenin iki ayrı vicdanda aynı teşhisi doğurmasıyla açıklanabilir.

Ortak Teşhis: Keyfîlik ve Hesap Vermeyen İktidar

Kevâkibî istibdadı, halkın işlerinde dilediği gibi tasarruf eden ve bunun için ne hesaptan ne de cezadan korkmayan mutlak bir yönetimin sıfatı olarak tanımlar. 

Said Nursî de 1911'de kaleme aldığı Münâzarât'ta istibdadı tahakküm, tek kişinin görüşüne göre hareket etmek, kuvvete dayanarak hakkı suistimal etmek ve keyfemâyeşâ, yani dilediği gibi muamele etmek olarak tarif eder.

NOT: Yazarının izni ile alıntılanmıştır.

Okunma Sayısı: 257
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı