Hâl-i âlem siyasetine, bilhassa siyaset tarihine baktığımızda, çok değişik tablolara, yahut denklemlere şahit oluyoruz.
Bazen, hem rejim güzel, hem başa geçen şahsiyet mükemmel oluyor: Hakikî hürriyetin zirvede olduğu Asr-ı Saadetteki Râşid Halifeler gibi.
Bazen, yönetimin başındaki şahsiyet iyi, ama uyguladığı siyaset berbat oluyor: Sultan Abdülhamid’in son 30 yıllık dönemi gibi.
Bazen, siyaset zemini berbat iken, bir bakıyorsunuz başa müsbet bir adam gelmiş iyi işler yapıyor: Zalim İlhanlı hükümdarı Hülâgû Hân’ın torunu Gâzân Hân gibi.
Bazen, rejimin adı güzel iken, baştaki yöneticiler tam bir diktatör oluyor: İsimden ve resimden ibaret olan Cumhuriyetin 1950’den önceki tek adamlık dönemi gibi.
Bu yazıda ise, bir “iyi şahsiyet, kötü siyaset” örneği olarak Sultan Abdülhamid ve döneminden söz etmeye çalışalım.
«
Sultan Abdülhamid'in şahsî hayatında iyi bir insan olduğunu az-çok biliyoruz. Üstad Bediüzzaman'ın tâbiriyle "şefkatli sultan" ve hatta "padişahlar arasında veli bir şahsiyet" olduğuna da kanaat getirmek mümkün. Bu ciheti itibariyle ona karşı herhangi bir tenkidimiz yok.
Lâkin, onun takip ettiği siyaset tarzına ve hükümet icraatına karşı farklı bir tutum ve yaklaşımla bakmak durumundayız. Sultan Abdülhamid'i bu yönüyle tenkit etmeye kendimizi yerden göğe haklı görüyoruz. Zira, ne onun, ne de bir başkasının hatırına istibdat siyasetini hoş göremeyiz, müsamaha ile bakamayız.
Haliyle, bu meseleye farklı bakanlar gibi, farklı düşünceleri seslendirenler de var. Öyle ki, Sultan Abdülhamid'in her yaptığını doğru, her türlü icraatını haklı gösterenlere bile rastlamak mümkün.
Biz ne bu gibi meddahlarla, ne de müzmin Abdülhamid düşmanlarıyla aynı kulvarda değiliz.
«
Hakperestlik, eğriye eğri, doğruya doğru demeyi gerektirir. Bu noktada durup Sultan Abdulhamid fanatiklerine şunları sormak lâzım: Beyler, siz o Padişahın mutlakiyet idaresini mi savunuyorsunuz? Onun her yaptığını doğru bulduğunuza göre, onun hürriyeti ve meşrûtiyeti lağvetmesini, Meclis'i kapatmasını, anayasayı rafa kaldırmasını ve çok partili sistemi devre dışı bırakmasını da mı doğru buluyorsunuz? Hem demokrasiyi, hem mutlakiyet rejimini aynı anda savunmak mümkün olmadığına göre, siz bunların hangisini tercih ediyorsunuz?
Buna benzer soruları çoğaltmak mümkün. Ama, biz sözü kısa tutmaya çalışalım.
«
Bediüzzaman Hazretlerinin ilk İstanbul seyahatine dair Van valisi (aynı zamanda Bitlis valisi) Tahir Paşanın 16 Kasım 1907 tarihli bir mektubu olduğunu biliyoruz. Mektubun aslı Başbakanlık Arşiv Dairesine bağlı Yıldız Evrakları bölümünde olup, 1974'ten beri çeşitli vesilelerle yayınlanıyor.
Padişaha hitaben yazılan bu mektupta, birkaç hususun yanında Molla Said Efendinin aynı zamanda "muhtac–ı tedâvi" olduğundan da bahsediliyor.
Aslında, meselenin bu tarafı sadece bir "zahirî sebep" teşkil ediyor. İstanbul seyahatinin hakikî sebepleri ise, daha başka olup, bunların da mutlaka bilinmesi gerekiyor. Aksi halde, ne Bediüzzaman'ın şahsiyetini tanımak, ne de onun dâvâsını anlamak mümkün olur.
O halde biz işin doğrusunu bazı delillere dayanarak ifade edelim:
* Merhum Abdurrahman'ın neşrettiği ilk Tarihçe–i Hayat’ta yer alan Tahir Paşanın Bediüzzaman'a hitabesinde şöyle can alıcı bir söz var: "Sen, Kürdistan ulemasını ilzam ediyorsun. Fakat, İstanbul'a gidip o denizdeki büyük balıklara meydan okuyamazsın."
* İstanbul'a gelir gelmez, Fatih Şekerci Handaki odasının kapısına şu tabelayı astırıyor: "Burada her müşkil halledilir. Her suâle cevap verilir.”
* Yine İstanbul'a gelir gelmez hükümete hitaben "Mâbeyn Kâtipliği"ne verdiği dilekçede isteğini şöyle ifade ediyor: Memleketime maarif hizmeti isterim.
* Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid'in hem "ihsân–ı şâhâne"sini ile maaşı reddettiği için, önce tımarhanee, ardından tevkifhaneye gönderiliyor.
* Son bir notu Divân-ı Harbî Örfi eserinden iktibasen verelim: "Evvel Şark'ta fenalığın sebebi, Şark'ın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul'u gördüm, anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedâvisine çalıştım; divânelikle taltif edildim."