Meveddet Nedir?
Üçüncü Nükte’de geçen “İlle’l-meveddete fi’l-kurba” ayetinin manası, “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor." demektir.
Buyurmuş ki: "Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim." Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir.”
Peki, “meveddet nedir?”
Gönlümüzdeki sevgidir. Yani Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) vazifesine karşılık ücret istemiyor. Ancak al-i beytini sevmemizi istiyor.
Resulullah’ın (asm) al-i beytinden anlaşılması gereken, sünnet-i seniyesidir. Nitekim Bediüzzman diyor ki: “Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.”1
Bu muhteşem bir müjdedir.
Ehl-i Beytin Tarafgirliği
Bediüzzaman der ki, zaman geçtikçe Âl-i Beytçoğalacak, İslâmiyet ise zaafa düşecektir. Öyleyse gayet sağlam bir cemaat lâzımdır ki, İslâm âlemine dayanak olsun.
Âl-i Beyt genel itibariyle, itikat ve iman açısından diğer insanlardan çok ileride olmayabilir, fakat, teslim, iltizam ve tarafgirlik açısından çok ileridedirler. İslâmiyet’e fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Yani Hz. Peygamber (asm) kendi soylarından olması hasebiyle, peygamberin her emrine bağlılıkları ileri derecededir.
Soya bağlı taraftarlık zayıf da olsa, hatta haksız da olsa psikolojik olarak bırakılmaz. Çünkü kendi kanını ve soyunu taşıyor. Diğer taraftarlıklarda ise güçlü bir delile ihtiyaç vardır.
Üstelik gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün ecdadının bağlandığı ve şeref kazandığı, hatta canlarını eda ettikleri bir hakikate taraf olmak, elbette güçlüdür.
İşte Ahl-i Beyt, böyle şiddetli bir tarafgirlikle Resulullah Efendimiz’in (asm) yoluna ve davasına bağlıdırlar.
Ehl-i Sünnet ile Şia Arasındaki İhtilaf
Dördüncü Nüktede Bediüzzaman, Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki en büyük ihtilafı gözler önüne seriyor. Burada asıl yanlışlık, şianın meseleyi iman konularına dahil etmesidir.
Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (ra) dört halifenin dördüncüsüdür. Hazret-i Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer ve Hz. Osman daha efdaldir ve hilâfete daha müstahak idi ki, en evvel onlar geçti.
Şialar derler ki: "Hak Hazret-i Ali’nin (ra) idi. Ona haksızlık edildi. Hepsinden en efdal Hazret-i Ali’dir (ra). Çünkü Hazret-i Ali (ra) hakkında vârid olan hâdis-i şerifler, Hazret-i Ali’nin "Şah-ı Velâyet" ünvanıyla, ekser evliyanın ve tarikatlerin mercii olması, ilim, şecaat ve ibadette harikulâde sıfatları, Hazret-i Peygamber (asm)’ın ona ve pak soyu olan Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki, en efdal odur. Daima hilâfet onun hakkı idi, ondan gasp edildi.”
Şia’nın bu iddialarına karşı Bediüzzaman’ın cevabı nettir.
Hazret-i Ali, kendisinden önceki üç halifeye isyan etmemiş, onların hilafetini kabul etmiştir. Yirmi seneden ziyade onlara yardımcı olmuş, onların şeyhülislâmlığı makamında hizmet etmiştir. Bu başlı başına Şiaların iddialarını çürütüyor.
Öte yandan, önceki üç halife zamanında düşmanlarla mücahede ve İslâm fetihleri daha çoktu. Hazret-i Ali’nin zamanında ise, olaylar iç alanlara daha çok yayıldı. İç çekişmeler arttı.
Bunda Hazret-i Ali’nin dahli olmamakla beraber, iç çalkantılar Hazret-i Ali’nin haklı davasını perdeledi, gölgeledi. Haklı haksız karıştı.
Dolayısıyla Ehl-i Sünnet önceki üç halifeyle beraber, Hazret-i Ali’nin davasına sahip çıktı.
Şia ise yalnızca Hazret-i Ali’nin haklılığı esasına mezhebini bina etti. Bu noktada Ehl-i Sünnetten ayrıldı.
Dipnot:
1- Lem’alar, s. 38.