Düz mantıkla ve sathî nazarla anlaşılmayacak iki hayatî mesele var önümüzde. Biri darbe, diğeri savaş hali ile ilgili.
1930’lu yıllarda yaşanan bu kritik meseleler hakkında Üstad Bediüzzaman’ın görüşü soruluyor. Hz. Bediüzzaman da, muhatapları hayret içinde bırakan analitik cevaplar veriyor. O iki “meraklı mesele”nin mahiyeti kısaca şöyledir:
Birincisi: Sizin lehinizde gibi görünen bir hükûmet darbesi (veya entrikalı bir hükûmet değişikliği) hakkında ne düşünüyorsunuz?
İkincisi: Büyük problemler-sıkıntılar yaşadığınız rejimin yıkılmasını netice verecek bir “harb belâsı”nı neden istemiyor ve niçin buna taraftar olmuyorsunuz?
Merakla sorulan ana konuları netleştirdikten sonra, şimdi meselenin detaylarına geçelim.
«
Üstad Bediüzzaman, 16. Lemâ’nın “İkinci Meraklı Suâl” faslında “heyecanlı bir vaziyet-i siyasîye”den söz ediyor.
Bu kısım, 1934-35 senelerinde Isparta’da telif edilmiştir. İlgili bahiste, o günlerde zuhûr eden “darbe ve savaş” gibi çetin meselelere karşı ehl-i imanın nasıl bir tavır alması, nasıl bir duruş sergilemesi gerektiği anlatılıyor.
O “heyecanlı vaziyet-i siyasiye”nin mahiyeti şudur: 1930’lu yıllarda, Türkiye’de fikir hürriyeti yok, demokrasi işlemiyor. Ortada sandık yok, siyasî partilerin yarışı yok, dahası bir “namuslu seçim sistemi” yok. Her şey, Ankara’daki ekâbirlerin çevirdiği entrikaya göre şekilleniyor.
İşte, “mutlak istibdad”ın hükmettiği bir rejimde yapılan hükûmet değişikliğinin bir kıymet-i harbiyesi olmadığı için, Hz. Bediüzzaman da siyasetle alâkadar olmuyor. Bütün kuvvetiyle, tehdit ve tehlike altında gördüğü nesillerin imanını kurtarmaya çalışıyor. Ama, yine gelip kendisine şöyle bir teklifte bulunuluyor: Hocam, size ve kardeşlerinize ferec verecek siyasî bir fırsat çıkmış görünüyor. Neden harekete geçmiyorsunuz? Senin haline hayret ediyoruz. Yahu “Sana işkence eden bu mübtedi' ve kısmen münafık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?”
Hz. Üstad, onlara cevaben diyor ki:
Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalpler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.
Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez.
(…) Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
(NOT: Açıkça anlaşıldığı gibi, Hz. Bediüzzaman, iktidarı ele geçirmek için fırsat kollayan bir şahsiyet değildir. Onun için aslolan, nesillerin imanını kurtarma hizmetidir.)
«
16. Lemâ’nın “Üçüncü Meraklı Suâl” faslında ise, İngiliz ve İtalya gibi ecnebilerin Türkiye hükümetine ilişerek “ilân-ı harp” etmesi halinde, doğacak sonuçlara dair Hz. Bediüzzaman’a şöyle bir sual tevcih ediliyor: Harp çıkarsa, müstebid Kemalist rejim çökecek. Bid’âlar bir derece def olacak. Hamiyet-i İslâmiye tehyîc etmekle şeair-i İslâmiyenin bir derece ihyasına medar olacak. Böyle bir neticenin hasıl olacağı kuvvetle muhtemel iken, sen neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin asayişle (diplomasi ile) halledilmesi için dua ettin?
Bu suale verilen cevap muhteşemdir. Biz burada gayet cüz’i bir kısmını verelim. Şöyle cevap veriyor Hz. Bediüzzaman:
“Biz ferec, ferâh, sürûr ve fütuhat isteriz; fakat, kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin. Kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil.
“Zaten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.
“Harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır.”