"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Mücadele meydanında tek başına

M. Latif SALİHOĞLU
25 Mart 2024, Pazartesi
(“Bediüzzaman Haftası” münasebetiyle…)

“İmân hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imânı elde eden adam [âdem], kâinata meydan okuyabilir ve imânın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikàtından kurtulabilir.”

*

Din-i İslâm adına ne varsa tahrip edilmeye çalışıldığı 1930’lar Türkiye’sinde, tek başına mücadele meydanına atılan vazifedar bir şahsiyet var: Bediüzzaman Said Nursî.

Tam da, yukarıda 23. Söz’den iktibas ettiğimiz sözün adeta vücut bulmuş sûretindeki bir şahsiyet…

O zât, sahip olduğu tahkiki imanın kuvvetiyle, hiç korkmadan mücadele meydanına atıldı. Öyle ki, en korkulu günlerde dahi “Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım” diye haykırmaktan geri durmadı.

Bu haykırış, esasen “hakiki iman”ın bir tezâhürü idi. İmandan gelen cesaret ve celâdet, böyle davranmasını gerektiriyordu.

Acaba, 1930’lar Türkiye’sinde aynı davranışı sergileyen, mahkemelerde aynı hakikatleri haykıran, zindanlarda aynı cesaretle hareket eden bir başka şahsiyet var mıdır?

Hayatta olan kahramanlar vardır elbette; ama, hiç biri mücadele meydanında değil. Çünkü, vazifedar değillerdi. Zira, öyle bir devir ki, ferdî veya fıtrî cesaret kafi gelmiyordu. Dayanabilmek için, İlâhî takdir ile vazifelendirilmiş bir şahsiyet olması gerekiyordu.

Bizim de, burada bilvesile anlatmaya çalıştığımız “hikmetli sır” budur. Yoksa, şahısların şahsî olan şân, şöhret, cesaret ve kahramanlıkları değil.

(NOT: Bizim burada söylediklerimizi beğenmeyenler, yahut doğru bulmayanlar, 1930’lar Türkiye’sinde kimi ve neyi beğendiklerini lütfen söylesinler ve göstersinler. Biz de tebrik ve takdir edelim. Gösteremiyorlarsa, o takdirde fazilet göstersinler ve insafla bakıp hakkı teslim etsinler.)

*

İmanda kuvvet ve cesaret olduğu olduğu gibi, hakiki iman, aynı zamanda nur demektir. Karanlıkları izale eden, küfür ve inkârın belini kıran, nesillerin içine düştüğü buhranları imanın feyzi ile aydınlatan bir nur…

Üstad Bediüzzaman, bu hizmeti de bihakkın yaptı. Gittiği her yerde iman dersini verdi. En ağır şartlarda bile talebe yetiştirdi. İman adın ilânâtta bulundu. İmanın nuruyla ve o nurun şefkatiyle, düşmanlarının dahi imanını kurtarmaya çalıştı.

Evet, Hz. Bediüzzaman, en azılı düşmanlarına dahi şahsî olan hakkını helâl ederek, şefkat mesleğinin esasını gösterdi. 

İntikamcı, rövanşist davranmadı. Dostlarına ve kardeşlerine hitaben yazdığı son mektuplarında, intikamını almamaları tavsiyesinde bulundu.

Böylelikle, bütün kuvvetiyle sırf imana çalıştığını, muarızları dahil herkesin imanına nur ve kuvvet vermeye çalıştığını hakkıyla ispat etmiş oldu.

*

Bediüzzaman Hazretleri, Milâdî tarihle 23 Mart 1960’ta vefat etti. Aynı zamanda, Nevruz haftasında ve Hicrî tarihle Ramazanın 25. günü ki, o sene itibariyle Leyle-i Kadir olması kuvvetle muhtemeldir.

Münazarat ve Tarihçe-i Hayat isimli eserlerinde, hem şahsı ve hem dâvâsıyla bağlantılı olarak “ölüm hakikati” hakkında şu iki noktaya dikkat çeker, Hz. Bediüzzaman:

1. “Ve’l–mevtü yevmî Nevrûzinâ.” Yani “Ölüm, bizim için Nevrûz Bayramı günü gibidir.”

2. “Benim vefâtım, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek.”

İşte, bu hakikatlerin gün geçtikçe daha parlak bir sûrette meydân-ı zuhûra çıktığını, lillahilhamd, ülke ve dünya çapında bilmüşahede görüyoruz.

Okunma Sayısı: 1308
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Zeynep Taştekin

    25.3.2024 17:35:46

    Latif abinin anlatmak istediği şey organize bir şekilde korkmadan iman hizmetini omuzlamak anlamındadır. Ekseriyetle müslümanlarda ve onların önderleri olan alim zevatta bir şaşkınlık hakimdi. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bu ülke gavur mu oldu yoksa hala islam hakim mi gibi bir ikilemle boğuşuyorlardı. Üstadımız ise kesin ve kararlı bir tavır aldı. Bu ülkenin hamuru islamla imanla yoğrulmuştur, bu ülkenin geleceği de böyle olacaktır diye mücadeleye girişti. Yoksa o günlerde dinini yaşayan, kendinden sonraki nesillere aktarmaya çalışanlarda vardı. İskilipli atıf hocalar, esat erbili hazretleri gibi elleri öpülecek çok muhterem zevat o günlerde islamdan bir adım geri atmamıştı. Zaten 50 yılında demokrat partiyi iktidara taşıyan köylü kesiminin birinci dertleri islam dinine özgürlüktü.

  • Latif Salihoğlu

    25.3.2024 17:22:53

    Aziz Müjdat Bayar'a: Allah rahmet eylesin, ancak 1940'lı-50'li yıllarda geniş dairede hizmet edebilen Süleyman Tunahan hakkında TDV İslam Ansiklopedisi'nde 1930'lara dair şu bilgiler yere alıyor: "Sürekli polis takibi altında tutulan Süleyman Efendi, 1930’da İstanbul’dan ayrılıp babasından kalan külliyetli mirasla Çatalca’nın Kabakça köyünde Hâlid Paşa Çiftliği’ni kiraladı ve ziraatla meşgul olmaya başladı. Çiftlikte çalışan işçilerden bazılarını seçerek onlara birkaç yıl ders okuttu. Bu durum jandarma tarafından tesbit edilince, başka yerlerde aynı şeyi yapmayı denediyse de çok sıkı takip edildiğinden bir sonuç elde edemedi."

  • Müjdat Bayar

    25.3.2024 12:45:56

    Üstadımızın hakkını teslim ve büyüklüğünü kabul etmekle beraber mesela Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi'nin de dinî gayretini unutmuyorum. O ve onun gibi az sayıda kahraman o şartlarda Kur'an öğrettiler. Tabii ki Üstadımız bu konuda zirvedeki. Rabb'im cümlesinden razı olsun.

  • Abdullah Tunç

    25.3.2024 05:59:49

    2- Hiçbirisi Üstad'ın çağrı sına cevap vermedi.Ve sonra ne oldu? Yine onu Aziz Üstad'ımızdan dinle yelim: " Yoksa, Risale Nur'a karşı rakibâne baş ka bir "ÇIĞIR" açmakla, hem o zarar eder,hemde bu müstakim ve metin cadde-i Kur'aniyeye bilmi yerek zarar verir; zındkaya bir nevi yardım olur." Müspet cevap verilmediği Üstad'ın yanında yer alma dıkları gibi birer çığır aça rak cadde-i Kur'aniye'ye hem zarar verdiler ve hem de zındıkaya bilmiyerek yardım ettiler."İşte dehşet li sonuç...Ayrıca küfrün inandını kırıp,etkisiz hale getirince de bu nevzu hurlar mantar gibi ortaya çıkmaya başladılar.Bir kıs mıda hücüme geçtiler.

  • Abdullah Tunç

    25.3.2024 05:45:58

    Evet, Üstad'ımız mücadele meydanın da tek başına kalmış. Üstad Hazretleri, o zama nın dini büyüklerine şöyle seslenir," Madem haki kat budur; Risale-i Nur dairesi nin yakınunda bulunan ehli ilim ve ehli tarikat ve sofimeşrep zatlar,onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şakirtlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için,o dairdeki ab-ı hayat havuzuna atıp eritmek ge rektir ve elzemdir."Peki o zamanın zatları Üstad'a lebbeyk dediler mi? Bir buz parçası gibi olan ena niyetlerini Nur havuzuna atıp erittiler mi? Maalesef hiçbiri bunu yapmadı. Üstad'ı yalnız bıraktılar.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı