"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

O evler ki...

Mehmet Asıf Işık
21 Ocak 2022, Cuma
(O evlerden birinde toprağından kopan bir fidan vesilesiyle)

“(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih ederler.” 1

O evler ki, vahyin parıltılarının kalplerde ilk aksettiği “Dar-ul Erkam” günlerinin yaşandığı, dünyalara değişilmez mübarek mekânlardı. Bir daha asla erişilemez derecelere yükselen ilk mü’minlerin, Peygamberimize (asm) ve dâvâsına canları ve malları dahil, her şeylerini feda ettikleri, Nebi’nin (asm) diliyle öğretilen hakikatleri bütün zerreleriyle hissedip yaşadıkları meskenlerdi.

O evler ki, Peygamberimizin (asm) diliyle, vahyin, hayatın, ölümün, ötesinin, içindekilerin, varlığın, var oluş ve edilişin ulvî gayelerinin iman etmiş bahtiyar gönüllere verilen derslerle, daha ötesi olmayan zirvelerine çıkılan İslâm’ın ilk medreseleriydi.

O evler ki, şirkin ve küfrün bütün gaddarlığıyla zulüm ve işkencelerine sabır, tahammül ve tevekkül edilerek Peygamberimizin (asm) sohbetleriyle üzerlerine “sekînet” yağmurlarının yağdığı, huzurun ve sükûnun kalplere indirildiği Cennet misal bahçelerdi.

O evler ki, “Muhakkak, mü’minler kardeştir” 2 kudsî hakikatinin, aynı dine, aynı dâvâya, aynı gayeye yürekten ve sahiden inanmış, iman ve İslâm kardeşliğinin kalbi beraberliğine, ebediyyen çözülmemek üzere bağlandıkları yerlerdi.

O evler ki, “muhabbet”ten yaratılmış Hz. Muhammed’in (asm) muhabbetinin aşkı ve mehabetiyle gönüllerin tutuştuğu, saraylara değişilmez saadet yurtlarıydı. Peygamberimizle (asm) gelen Allah’a kulluk yoluna adanmış insanların ihlâs, samimiyet, sadâkat, hâmiyet ve gayretlerine, semanın sakinlerinin gıpta edip alkışladıkları mutlu ve mübarek haneleriydi.

Cenâb-ı Allah, hikmetli Kitabında o evleri ve içindeki aziz insanları “O evler ki” beyanıyla tebcil edip övüyor. Ne mutlu, ne mutlu o evlere ve evdekilere. O evdekilere sahabe dendi. Peygambere (asm) sahip çıkıp, kendisi ve sohbetiyle şereflendiler ve kayd-ı hayat ile O’na (asm), dinine ve dâvâsına vakf-ı hayat ettiler.

Çünkü “o evlerde” “Birtakım insanlar (Allah’ı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş (dünyevî kazanç ve çıkarlar) onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 3

***

Nice günler, seneler ve asırlar geçti. Devran döndü. Geçen zamanla beraber yaşayanlar da yaşananlar da veda etti hayata. Giden gelmiyor, gelen de çok şey kopararak götürüyor hayattan ve zamandan. Yaşanan, iyi-kötü hal ve hadiseler sonraki nesiller için bir iz bırakıp gidiyor.

Ve gittiler…

Gelenler ve onlarla beraber gelen rüzgârlar, fırtınalar ve kasırgalar önlerindeki pek çok şeyi yıka yıka geldiler. Her şey alt-üst olmuştu. Gidenlerin sadece izleri kalmıştı…

***

Hirâ’dan nidâ edilen sedâ bin üç yüz sene sonra Çam Dağı’nda yankılandı. (*) O sese tercüman olan Bahtiyar o manayı, o gâyeyi, o dâvâyı omuzlayıp ihyâ etmeye başladı. Darbelenip ölüme terk edilmiş mana(lar)a can geldi. Hirâ’ya gelen vahyin nuru, Barla’da parlamaya başladı.

Asrın mana mimarı, Hirâ’ya inen ruh ve mana ile kendi çağına seslendi. Saadet asrından yansıyan Zat-ı Risaletin (asm) ve O’na (asm) vahyolan Kur’ân’ın ışıklarını bu asra çevirdi. Mimar, imar ve inşa edeceği asrının ruhunu ve kalbini, yaşatan ve yaşayan, yansıtan ve yansıyan iki rahmetin nuruyla, Kur’ân ve Sünnetin mayasıyla yoğurdu. Hizmetini bu iki sağlam temel üzerine bina etmeye başladı.

Saadet asrının, Barla topraklarına atılan mana tohumları filizlendi. Kök saldı, dallanıp budaklandı. Sönmeyen ve söndürülemeyen Kur’ân güneşinden gelen Nurlar ruhları diriltmeye, gönülleri tutuşturmaya, gözleri kamaştırmaya başladı. O sevdaya yanan gönüller bir zaman sonra evlerini “Dar-ul Erkam”a çevirdi. Asırlar evvelinden sönmeye bırakılmış “kandil”ler onların evlerinde yeniden alevlendi, ışıltıları yavaş yavaş etraflarını aydınlatıyordu.

O evler, tıpkı ilkleri gibi, yakıp yutan küfür ateşlerinin her yanı sardığı, genç nesillerin, taze dimağların, körpe fidanların dalâlet vadilerine devrildikleri çok zor zamanlarda tahkiki imanla, yüksek ahlâkla, ulvî seciyelerle, dâvâsına aşkla, şevkle ve sadâkatle, dostuna ve kardeşine şefkat ve muhabbetle dolup taşan örnek insanlar yetiştirdi.

O evler, manen öl(dürül)müş ruhları ihyâ etmek, fitnenin her nev’iyle iğfâl ve ifsad edilmiş, asayiş ve emniyeti bozulmakta olan toplumun ıslâhı için kendilerini milletine fedâ edecek kahraman şahsiyetler yetiştirdi. Hiç şüphesiz onlar bu asrın Erkam’ları idiler.

***

Bu evler, önceleri, âyet-i kerimenin tarif ve işâret ettiği “o evler”in ilklerinin mana ve ruhu karılarak inşa edilmişti. O evlerin kandillerinin yakıtı ihlâs idi, hikmet idi, şefkat, merhamet ve muhabbet idi, dostluk ve kardeşlik idi. O evler ölümün kucağındaki birkaç neslin mânevî hayatını Kur’ân’ın aydınlığı ve iman hakikatleriyle canlandırdı, İslâmiyetin can suyuyla yeşertti.

O evler hayat bitiren değil, manen ölümcül hastalar dahil her yaştan ve kesimden darbe almış, vurgun yemiş hastalar için yepyeni ter-u taze hayatların başladığı, neşvünema ettiği, manen beslendiği, gelişip güçlenip serpildiği, soluk aldığı -günün tabiriyle- “yaşama alanları” olmuştu.

İşte biz de o günlerde o sevdaya gönül verdik. O aşkın şavkı gönlümüze düşeli neredeyse yarım asır olacak. Bunca yıldır görüp şahit olduğumuz şu ki, “O evlerin” kandilleri nurânî yakıtlarla yandıkça Nurdan alevleri parlar dururdu. Öyle gördük, öyle duyduk, bilenler de öyle bilir. Bir vakitler o evlerin çiçekleri ve gelip gidenleri, ebediyete taşıyacakları en yakın, en sıcak, en samimî dost ve arkadaşlarını “o evlerde” edindiler. Onlar birbirlerine uzak da olsalar, dâima yakındılar. Çünkü onlar birbirleriyle kalben ve hissen beraber olan asil ruhlu modern zaman sahabeleri idiler.

Manevî Mimar, aslında hayatının en büyük gayesi olarak kurmayı çok arzuladığı, temelini atıp da dehrin ve devrin şartlarının bitimine müsaade etmediği Medreset’üz Zehra hizmetini o evler’e taşıdı. Mimar, o evlere “İslâm Âleminin Merkezleri” nazarıyla bakıyordu.

O evler, biri Kur’ân ve diğeri kâinat olan, Allah’ın iki kitabının âyetlerinin tefekkür ve tezekkür edildiği mekânlardır. Oralar o marifet derslerinin haneleridir. Ümidimiz odur ki, “o evler” sakinleriyle beraber, “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar. Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över”4 sırrına ve müjdesine bu zamanda mazhar ve nail olsunlar.

Devran dönerken hadiseler bazen çalkalıyor. O çalkantılarda bazı kandiller devriliyor, kimi kandilin yakıtı çabucak tükenip kararıyor, kimisi de hem kandilini hem ona güç ve takat veren yakıtını üzerine titreyerek elleriyle sıkıca tutuyor, ayağı kaymasın diye sıkı duruyor, eller ve gönüller ele gitmesin diye gözünü korur gibi muhafaza ediyor. Çünkü etrafı ışıtıp aydınlatan o kandil olmazsa, Allah korusun, ortalık kararacak!..

O evlerden birinde henüz ömrünün baharında iken hazanlar yaşayarak hayatına son veren genç bir delikanlının vefatı, kuvvetle temenni ederim ki kandilini deviren, yakıtını bitiren ya da kaybedenleri sarsıp kendine getirsin de, yitirilmiş ruh ve manayı arayıp bulmaya, Hira’nın ebedî saadete dâvetine koşup kavuşmaya vesile ve keffaret olsun.

Bütün “O evler”in sakinleri, gidip gelenleri ile birlikte, pek uzun zamandan beri yaşanan çalkantıları, inkırazı ve kendilerini vicdanlarında ve hak mizanında inceden ve derinden sorguya çekip muhakeme ve muvazene etmelidir. Var ise, hata ve noksandan nedamet ile hakikate ve hak olana dönülsün. Ola ki, İnd-i İlâhî’de bir nevi tevbe ve istiğfar sayılsın inşallah…

Koca Yunus’un sözleri ile mevzuya nokta koyalım:

Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi / Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi.

İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur / Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.

Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye / Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi.

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.

KAYNAKLAR :

1) Nur Sûresi, 24:36.

2) Hucurat Sûresi, 49:10.

3) Nur Sûresi, 24:37.

4) Müslim, “Zikir” 39, 38.

(*) Bu ifade Muhterem Ali Hakkoymaz Hocamın “Hira’dan Çam Dağı’na sesleniş” tabirinden mülhem olarak alınmıştır.

Okunma Sayısı: 1235
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Neslinur

    21.1.2022 15:13:34

    Mehmed Asıf bey, Emeğinize sağlık. İman hakikatlerinin okunduğu " o evler" hıfz- ıilahi altındadırlar inşallah. Bizler bol bol duâ edelim

  • Mehmet ÇALOĞLU

    21.1.2022 12:54:42

    Selamunaleykum tebrikler Asıf bey ,gundemde olan istismar edilen bir konuyu ,bir dantel gibi işlemiş,darul erkamdan gunumuze kadar olan ve olmasi gerekenleri,mujdelerive husranlari ,kandilleri ve bunlarin muhafazasıve tekrardan ihyasi,bu onulabilir yaralarin islahi icin yapilmasi gerekenlerin masaya yatirilip onarilmasi. Sona doğrudaki paragraflarda cok etkilendim. Insaallah silkinip sonmeye yuz tutan kandillerimizin ihya ve nurlandirilmasina vesile olursunuz. Vesile olan yapan gibidir. Selam ve hürmetler.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı