"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Kürt Sorunu” - 2

Mustafa Eren BOZOKLU
16 Ağustos 2019, Cuma
Bediüzzaman, cehalet, zaruret ve ihtilâfın ilâcı olarak gördüğü Meşrûtiyet’in doğu halklarına gelmeyişini “Sizin şu vahşetengiz, cehaletperver, husûmetfeza olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehalet ejderhasından, husûmet kurtlarından biçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesaret edemez.

Eğer siz tembel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tembellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zira sizinle İstanbul arasındaki mesafe bir aylıktır; fakat sizinle ehl-i meşrûtiyet arasındaki mesafe bin aydan fazladır. Zira eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nazik meşrûtiyet, İstanbul havalisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesafeden geçmekle, cehalet gibi müthiş bataklığı, fakr gibi mütehavviş kıraçları, husûmet gibi gayet keyşer (sarp, yalçın) dağları katetmekle beraber, eşkiyaya rast gelecektir” şeklinde anlatır.

Halkın “biz (meşrûtiyetin geleceği konusunda) me’yus olduk” demesine karşın “Çabuk ye’se inkılâp eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tembellikten kurtarmak için kabahatlerinizi gösteririm… Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da (meşrûtiyet de) o derece acele ile size gelecektir” cevabını verir.

Bediüzzaman’ın Münâzarât’ı Kürtleri sorumluluk makamına koyar; problemleri kendilerinin çözmesini salık verir; zamanın ilcaatını bizzat yerine getirmelerini öngörür. Bunu “Ey Kürtler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden/kokuşan bir suyu içiyoruz” sözleriyle ifade eder. Vazifeyi kadere ve talihe bırakanları “Biçare taliinize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atalet (tembellik) bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizam-ı esbabı (sebeplerin intizamlı olarak yerine gelmesi, getirilmesini) reddettiğinden, kâinatı tanzim eden meşiete (kanun, düzen, maksad-ı İlâhî) karşı temerrüt (karşı çıkma, isyan) demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder” şeklinde uyarır.

Münâzarât böylesi kritik muhaverelerle doludur. Türkler, Araplar ve Kürtlerin ayrılmaz bir bütün oluşunu anlatan tavsiyeler ayrıca göze çarpar. Çünkü Bediüzzaman’a göre “Bu zamanda en büyük farz vazife İttihad-ı İslâmdır”. “Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz” diye şikâyet eden Kürtlere “Meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı ammenizin (kamuoyunuzun) misal-i mücessemi olan mebusan hâkimdir; hükümet, hadim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekki (şikâyet) ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız” demekten çekinmez.

Görüleceği üzere, Bediüzzaman için Kürt Meselesi, Kürtlerin kendi problemlerine çözüm üretemez oluşlarını ifade eder. Kürtler sosyolojik bir “sorunsal” olarak ele alınmaktan kurtulmalıdırlar; Meşrûtiyetin (şimdi demokrasinin) yerleşmeye başladığı şu zamanda kendi sorunlarını bizzat konuşmaya başlamaları gerekmektedir. Kürtlerin sorunlarının hariçten ziyade, kendileriyle ilişkili olduğu, bunun hem Türklerin hem de İslâm âleminin problemleriyle benzerlikler taşıdığı Münâzarâtın geneline yayılmış bir müddeadır/öngörüdür: 

“Siz insan olsanız, hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir”.

Türkün ve Kürdün kaderinin birbirine geçmiş, birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu ile ilgili Risale-i Nur’un pek çok yerinde çarpıcı ibarelere rastlanır. Bediüzzaman, kardeşliğin ana karakterini “İslâmiyet Milletinin Namusu” olarak kavramlaştırır. Münâzarât’ta, Ermeni milletinden bir fedainin, fikr-i milliyetle uyanmış olduğundan, himmetinin, gayretinin, kişiliğinin mecmu-u milleti kadar büyük hale geldiği; buna karşın bizden birisinin ise, İslâmiyet milletinin namusundan haberdar olmadığı için, yalnız bir menfaat ya da garaz keyfiyetini, bir adam veya bir aşiret boyutunu aşamayan küçük bir milliyet anlayışına sahip olduğu, dolayısıyla himmet ve gayretinin çok daha dar bir kapsamı haiz olduğu anlatılır. Hâlbuki üç yüz milyon (şimdi iki milyarı geçmekte) olan İslâmiyet milliyetini esas almak gerektir. 

Bediüzzaman, İslâmiyet Milliyetine yaptığı vurgularla, bu topraklarda İslâmiyetin Kürtleri kuşatmak ve bastırmak için bir araç olarak kullanıldığı düşüncesinde olan gizli dinsizlerin kulaklarını çınlatır.

Kürtlerin – tabiî ki aynı zamanda Türklerin - kurtuluş ve düze çıkma, milletler mabeyninde saygın bir duruma gelmeleri için en mühim bir farz olan zekât’ı yaygınlaştırmak gerekmektedir. Bediüzzaman bunu “Eğer ezkiya (münevverler, entelektüeller) zekâvetlerinin zekâtını ve ağniya (zenginler) velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir” şeklinde ifade eder.

Bu ülkede olanca garabet içerisinde Kürtlerin payına düşenler de az değildir. Mehmet Şükrü Sekban gibi bir Kürt aydının “Kürtler aslında Türktür” tezini ihtiva eden “La Question Kurde” gibi bir kitabı yayınlaması; bunun sebebini de “Alman gazeteleri her gün Türkiye’deki vahşi olayları yazıyorlardı. 

Bu üzüntüler içinde şöyle düşündüm: Ankara’nın cahil ricali bütün dünya Türk diyor, bari ben de ‘Kürtler Türk’tür’ diyeyim de belki Kürtlerin üzerindeki bu zulümler hafifler. İşte bu sahte ve uyduruk kitabımı bu fikirle hastanede bana gelen kâğıt peçeteler üzerine yazdım“ diyerek açıklaması; ondan beridir de bir Kürt Meselesi’nden bahsedilmesi bu garabetlerden birisidir. Kürdistan’ın en önemli merkezlerinden birinde, Diyarbakır’da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir coğrafyada doğmuş Ziya Gökalp’in kurtuluşu Türk Milliyetçiliğinde bulması nazar-ı dikkate değebilecek bir husustur.

Hâsıl-ı kelâm, Kürtlerin birikmiş sorunlarının kaynağını sadece 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’ne hasretmenin, Osmanlı’ya dayanan tarihî bir süreci inkâr etmenin, sorunları hükümete ve devlete yıkmanın Kürtlerin özne haline gelmesini ve demokrasiye katılımlarını tehir ettiği ve edeceği açıktır. Her şeyi devletten ve hükümetten beklemek vahşet, bedeviyet ve hayvanlığa mahkûm olmak demektir. Bediüzzaman’ın, Münâzarât’ta ortaya koyduğu civanmerdane tavrı takınıp çözümün başına kendini koymak; sorunların bölgenin insan kaynağının israfından, demokrasiyi hazmetmekte zorlanan yapısından; cehalet, zaruret ve ihtilâftan doğduğunu kabul etmek gerektir.

Hem Kürtler hem Türkler Cumhuriyeti hakikî bir Cumhuriyet yapacak yeni bir anayasayı, ülkenin en mühim iki unsuru olarak beraber çalışarak yapmalıdırlar. Çünkü sorunlarımızın kaynağı istibdat ortamının her dem ve her yerde hükümferma olmasıdır. Kürt ve Türk entelijansiyasının geçmiş yüzyılın antidemokratik, Faşist, Marksist ve ayrılıkçı söylemlerinden kurtulmalarının zamanı gelmiştir. Ya beraberce sahil-i selâmete çıkacağız veyahut beraberce şimdiki asrın çalkantılarında yok olacağız. 

Veyl ayrılık tamtamları çalanlara!...

Okunma Sayısı: 832
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı