"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yeni Asya 50 yıldır istikametle devam ediyor

Muzaffer KARAHİSAR
13 Mart 2020, Cuma 01:10
Gazetemizin ilk Yazıişleri Müdürü Sabahattin Aksakal’ın hizmet hatıraları (1)

MUZAFFER KARAHİSAR

erol530@hotmail.com

Antalya okuma programı çok hayırlara, iyiliklere, irtibata, insicama istifadeye vesile oldu. Muhtelif il ve ilçelerden gelmiş kardeşlerle, üç gün boyunca ihlâs ve samimiyetle nurun hakikatlerini mütalâa ettik. Yeni yılda Nurlar’dan aldığımız ilim, feyiz ve faziletlerle enfüsi ve afakî âlemlerimizin manevî eksikliklerini gidermeye çalıştık. Ağabey ve kardeşlerin seciye, istidat, ihlâs, sadâkat, uhuvvet ve muhabbetlerinden edindiğimiz şevk ve gayretle Cenab-ı Hak, iman ve Kur’ân hizmetlerimizin inkişafına vesile etsin... Sabahattin Aksakal, 76 yaşında hayatını hizmete adamış bir dâvâ adamı, bir Nur kahramanı. Kirazlımescit’de 46 

Numarada Zübeyir Ağabey’le kalmış, Üstad Bediüzzaman’ın talebeleriyle Risale-i Nurlar’ın neşrinde genç yaşta teşrik-i mesai yapmış, yardım etmiş, onların seciyelerinden, hususiyetlerinden istifade etmiş bir Nur Talebesi. Lise talebesiyken Medrese-i Yusufiye görmüş ve Yeni Asya’nın kuruluşunda ve yayın hayatına başladığı yılların heyecanını yaşamış. Gazetemizin ilk Yazı İşleri Müdürü Sabahattin Aksakal’ın hizmet hatıraları, unutulmaz dersler ve ibretlerle Antalya Okuma Programı’na renk kattı. Katılımcılar, Aksakal’ın Nur Hizmetini tanıması ve Medrese-i Yusufiye hatıralarını dikkatle ve zevkle dinlediler.

***

Aksakal anlatıyor:

Aslen Erzurumluyum, babamın memuriyeti dolayısıyla İstanbul’da ikamet ediyorduk. Küçük yaştan itibaren dindar bir çevrede yetişip, aile terbiyesi aldım. Bir gün Babam: “Oğlum Bediüzzaman, en büyük âlimdir. Ondan üstün kimse yoktur” dediğini hiç unutmam. Lisede okurken İslâm’a hizmet etme idealini taşıyordum. Kendimce Avrupa’ya gidip fen ilimlerini, Arabistan’a gidip din ilimlerini öğrenerek İslâm Dinine hizmet etmeyi düşünüyordum. 

Derslerin olmadığı zamanlarda bir kitapçıda çalışırken karşılaştığım bir kimse, Almanya’daki hizmetlerden bahsetti. O kişiden adres istedim. Kendinde adres olmadığını ancak şu adreste sana yardımcı olurlar, dedi. Hemen İstanbul, Süleymaniye, Kirazlımescit, no: 46 adresine gittim. Zübeyir Ağabeyle tanışıp, konuştuk. Sonra Almanya’ya gitmek fikrimi açtım. Sebebini söyledim ve adres istedim. Zübeyir Ağabey, Risale-i Nurlar’dan ders yaptı. Üstadın fen ilimleriyle din ilimlerini mezcederek Risaleleri telif ettiğini anlattı, misaller verdi. İlim öğrenmek için başka yerlere gitmeye lüzum olmadığına beni ikna etmişti. Risale-i Nurlar’ı bol bol okumamı tavsiye etti. O gün okumam için bir kitap verdi.

Verilen kitapları okumaya ve Kirazlımescit’e gelip gitmeye devam ettim. Orada kalan ağabeylere imreniyordum. Küçük, eski bir ev, mütevazı tefrişat ve kıt kanaat yiyecek ve istiğna düsturuna ve sünnete uygun yaşayışları beni cezbetti. Bir gün orada olduğum sıra yemek için oturuyorduk. Sofrada kişi başına düşen haşlanmış yarımşar patatesten başka bir şey yoktur. Hâlâ orada yediğim yarım patatesin tadı damağımda duruyor. Medresedeki insanların Asr-ı Saadet gibi sünnete uygun yaşantıları, devamlı Allah’tan, peygamberden, iman ve Kur’ân’dan bahsetmeleri, lâubali şakalar yapmadıkları, kötü sözler sarf etmedikleri, ibadetleri, ahlâk ve faziletleri çok hoşuma gidiyordu. Eve gidince bunları anneme, babama anlatıyordum. Onlar da oraya devam etmemi teşvik ediyorlardı.

Kirazlımescit’de kalmaya özendim ve Zübeyir Ağabey’e danıştım. O da ‘kardeşim buraya gelip giden çok olur, hizmet etmek isterken kitap okuyamazsın. Evde okumaya devam et’ dedi. Evde Risale-i Nurlar’ı okudukça şevkim, gayretim ve hizmet heyecanım gün geçtikçe artıyordu. Daha sonradan Süleymaniye, Kirazlımescit, no: 46 adresine Zübeyir Ağabey’in yanında epey zaman kalmak ve Risale-i Nurlar’a hizmet etmek nasip olmuştu. Okuldan fırsat buldukça Zübeyir Ağabey’in yanına gelip gittiğim bir sırada bakanlardan biri basın açıklaması yaparken Risale-i Nurlar’ın basılması, okunması yasak değildir, anlamında bir konuşmasını duydum. Zübeyir Ağabey’e geldim ve şöyle dedim: “Abi ya Risale-i Nurlar serbest olmuş. Mahkemeler, soruşturmalar, yasaklar kalkmış. Hiç hizmet edemedik, emeğimiz geçmedi!” Zübeyir Ağabey de “Evet ya Sabahattin Kardeş, hiç hizmet edemedik!” demişti.

Her yerde dersler, hizmetler, neşriyatlar ve İttihat yayınlarına devam ediyordu. Kirazlımescit küçük olduğu için İstanbul Aksaray’da tıp fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi Mehmet Akay ve arkadaşları büyükçe bir ev tutmuşlardı. Haftanın muhtelif günlerinde kalabalık cemaatin iştirakiyle orada Risale-i Nur dersleri yapılıyordu…

POLİSLERİN BASKINI

Derse gelenler, camı tıkırdatınca içeri alınıyordu. Emniyet güçleri uzun süre takip etmişler. Mehmet Akay, Asa-yı Musa’dan ders okuyordu. Yine camı tıkırdattılar! Kapıyı açınca 50-60 eli silâhlı polis içeri daldılar. ‘Kıpırdamayın, en küçük harekette ateş ederiz!’ dediler. Üzerlerimizi aradılar, evi aradılar, mutfakta buldukları domates, soğan doğranan küçük bir çakı bıçağını kırıp attılar. Kitaplara el koydular. Polis tutanaklarında ve mahkeme zabıtlarında Risale-i Nur kitapları ve namaz takkeleri suç aleti olarak kayıtlara geçtiğini sonradan öğrenmiştik!

Polisler içeri tehditlerle şamata edip girerlerken ders okuyan Mehmet Akay, gayet cesur ve serin kanlı bir tavırla “Ben dinî bir kitap okuyorum. Misafirlerim de dinliyorlar. Burada yasak olan bir şey yapmıyoruz, suç işlemiyoruz. Okuduğumuz Risale-i Nur Külliyatı’ndan bir eser. Bu kitapları okumak suç değil, bizler de suç işlemedik” diye kahramanca şecaat gösterdi. Bu tavrıyla ifade ve yargılama sürecinde Tıp Fakültesi 3. Sınıf öğrencisi Nurcu Başı sanık Mehmet Akay ve arkadaşları olarak mahkemeler devam etti. Nurcu, irticacı elebaşı Mehmet Akay olarak basında boy boy resimleri yer aldı.

Kelepçelerle karakola giderken kendi kendime: “Ey Sabahattin, hani Risale-i Nurlar serbest olduğu için hizmet edememiştin ya, al sana hizmet!” dedim. Hizmet aşkı ve heyecanıyla hiçbir şeyden çekinmiyorduk ve her yerde Üstadı ve dâvâmızın eserlerini savunmaya karar vermiştik. Küçük kardeşim Burhanettin de derse gelmişti. Mehmet Akay, Mehmet Kutlular, Servet Armağan, Zekeriya Kitapçı, Üzeyir Şenler, İsmail Güven, Halil Çakır… 26 Nur Talebesi kelepçelenerek karakola götürüldük.

Suç tarihi 29.12.1962 ifadelerin alınması, nüfus ve ikamet adresleri ve sabıka kayıtlarının çıkartılarak dosyalar tekmil edinceye kadar karakolda kaldık. Arkasından 30.12.1962 tarihinde 15 kişi tevkif edildik. İddia edilen suçumuz 163. Madde: “Laikliğe aykırı olarak devletin içtimaî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını dinî esas ve amaçlarına uydurmak amacıyla cemiyet tesis, tanzim ve sevki idare etmek, cemiyete girmek…”

KARAKOLDA NAMAZ

Namazlarımızı aksatmadan kılıyorduk. Birbirimize moral veriyor, manen takviye ediyorduk. O günün Milliyet Gazetesi namaz kılarken resimlerimizi çekip ‘irticacı Nurcular’ diye haber yapmıştı. Karakolda Güneşin oğlu diye nam salmış, herkesin çekindiği bir Baş komiser vardı. ‘Burada namaz kılınmaz’ diye emirler yağdırıyordu. Biz inancımız gereği Allah’ın emri olan namazlarımızı kılarız dedik. Her türlü zorluklara rağmen kılmakta kararlıydık ve kılmaya devam ettik. Güneşin oğlu Baş Komiser bütün öfkesiyle ve yüksek sesiyle koridordan bağırıyordu: “Bak hâlâ daha namaz kılıyorlar!” Ben namaza durmuştum. 18 yaşında heyecanlı bir gençtim. İnancıma yapılan hakareti içime sindiremiyordum. Adamın bağırmalarına çok öfkelenmiştim. Dinime ve inancıma saldıran bir edepsize hak ettiği cezayı vermeyi iyice niyetime almıştım. Baş komiser gelip eliyle müdahale ederek namaza mâni olsaydı, çok kararlıydım… Namazı bozup onu pencereden aşağı atacaktım. Neyse ki böyle bir durum olmadı…

Karakolda işlemler tamamlandıktan sonra jandarma tarafından Sultanahmet Cezaevi’ne götürülecektik. Jandarma komutanı, “Ya siz temiz insanlarsınız. Ben dindar insanlara saygılıyım. Ne gerek var da sizi cezaevine götürüyorlar. Arada bir ‘gel bir öpeyim’ diyor ayakta zor duruyordu. Yılbaşı gecesi içki içtiğinden şuuru yerinde değildi. Askerlere emir verdi: “Bu dindar insanlardan zarar gelmez. Sakın kelepçe vurmayın...” Dese de çavuşlar bizi aşağıda, komutanlarının sözünü dikkate almadan ikişer ikişer kelepçelediler. Sultanahmet Cezaevi’ne doğru yürüyerek gidiyoruz. Kelepçelerle yürürken “Allahüekber, Allahüekber…” diyerek teşrik tekbirleri getirerek yürüyorduk. Cezaevine yaklaşınca Zübeyir Ağabey, bize yaklaştı. ‘Kardeşlerim müteessir olmayın, yataklarınız gelecek, ihtiyaçlarınız temin edilecek merak etmeyin’ dedi. Ceza evi şartlarını bildiği için bize moral verip gitti.

Fotoğraf: Erhan Akkaya

-DEVAMI YARIN-

Okunma Sayısı: 4657
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı