İslâm düşünce tarihi, aynı zamanda bir tartışma ve çoğulculuk tarihi olarak da okunabilir. Abbâsî halifelerinin huzurunda yapılan ilmî münazaralardan Endülüs’teki entelektüel iklime uzanan bu zengin miras, farklı görüşlerin bir arada tartışılabildiği güçlü bir geleneğe işaret eder.
Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR
Amerikan İslâm Üniversitesi, Rektör Yardımcısı Üsküdar Üniversitesi, Öğretim Üyesi
Bu tartışmalar çoğu zaman yüksek bir ilmî seviyede yürütülmüş olsa da, tarihin bazı dönemlerinde literalist ve güç odaklarına yakın çevrelerin, farklı yorumları—özellikle tasavvufî ve felsefî yaklaşımları—baskı ve hatta şiddet yoluyla susturmaya çalıştığı da bir gerçektir.
DÜŞÜNÜRLER HEP BEDEL ÖDEMİŞTİR
Nitekim Hallâc-ı Mansûr, Sühreverdî ve Aynü’l-Kudât gibi isimler, düşüncelerinin bedelini hayatlarıyla ödemiştir. Bu durum, yalnızca İslâm düşüncesine özgü değildir; Sokrates’ten bu yana düşünce tarihinin farklı dönemleri benzer örneklerle doludur.
Bu bağlamda Said Nursî’nin hayatına ve onunla ilgili bazı iddialara değinmeye çalışacağım.
Üstad Nursî, daha Osmanlı döneminde, II. Abdülhamid’e sunduğu sıra dışı eğitim ve toplum tasavvuru sebebiyle hem hapishane, hem de akıl hastanesi tecrübesi yaşamış; Cumhuriyet döneminde ise sekülerleşme politikalarına yönelttiği eleştiriler sebebiyle uzun yıllar sürgün, takip ve yargılamalarla karşı karşıya kalmıştır.
Bazı ulemanın yaptığı iktidarla uzlaşmayı veya sesini çıkarmamayı tercih etmemiştir. İktidar sahiplerinin sunduğu imkânlarla yoluna devam etmeyi de reddetmiştir.
Kendi ifadesiyle, “Yirmi sekiz sene vilayet vilayet, kasaba kasaba dolaştırılmış; mahkemeden mahkemeye sevk edilmiş; musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenmiş”tir.
Buna rağmen üstadın dikkat çeken yönü şudur: Hiçbir zaman şiddeti bir yöntem olarak benimsememiş, aksine toplumsal dönüşümü yazı, düşünce ve sivil bir direniş ahlâkı üzerinden inşa etmeye çalışmıştır.
TARTIŞMANIN ODAĞI: RÜYA, İLHAM VE DİL MESELESİ
Bugün Said Nursî’ye yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmının onun kullandığı dil etrafında şekillendiği görülmektedir. Özellikle “Rüyamda gördüm,” “Bana ilham edildi,” “Kalbime geldi” gibi ifadeler, bazı akademik çevreler tarafından eleştiri konusu yapılmaktadır.

Oysa bu tür ifadeler, sadece üstad Nursî’ye özgü değildir. İbni Arabî gibi büyük sûfîler başta olmak üzere İslâm düşüncesinde geniş bir manevî tecrübe dili vardır. Hatta modern psikolojide Carl Jung gibi düşünürler, rüya ve bilinçdışı tecrübelerinin insanın anlam dünyasındaki rolünü ciddiyetle ele almışlardır. Dolayısıyla mesele, Risalelerdeki ifadeleri yüzeysel bir literalizmle okumak değil; onları bir düşünce ve tecrübe dili olarak anlamaktır.
Tek parti döneminde veya seküler ideolojinin güçlü olduğu zamanlarda bu tür eleştiriler, belirli bir tarihî bağlam içinde kısmen anlaşılabilir. Ancak bugün, daha çoğulcu ve açık bir entelektüel ortamda bile benzer eleştirilerin sürmesi dikkat çekicidir. Özellikle bazı ilâhiyat çevrelerinin veya Müslüman entelektüellerin, gençleri Risale-i Nur’dan uzak tutmak amacıyla benzer eleştirileri tekrar etmeleri şu soruyu gündeme getirir:
Bu eleştiriler gerçekten ilmî midir, yoksa belirli bir zihniyetin devamı mı?
Bediüzzaman Aynü’l-Kudât Hamadanî’nin (ö.1131) zindanda kaleme aldığı ve insanın içini parçalayan Garîbin Şikayeti’nde (Şekval-Garîb) tasvir ettiği duruma bakınca bu anlayışın tarihte yaşanmış acı tecrübelerin modern bir devamı olduğu anlaşılıyor.
Yani yeni bir durum değil.
Aynü’l-Kudât’ın ifadesiyle “tasavvufun kendisine özgü sembolik ve tecrübî dilini anlamaya zahmet etmeyen, derunî dinî tecrübeyi aklî ve fıkhî kalıplara indirgemeye çalışan” bu zihniyet, sonunda onu henüz otuz üç yaşında feci şekilde katledilmesine fetva verdi. Bunun bir sebebi, bu büyük dehayı kıskanma olsa da, diğer sebebi irfan geleneğinin dilinin çoğu zaman literal zihinler için rahatsız edici olmasıdır.
İRFAN GELENEĞİNİN DİLİ
Said Nursî de, irfan mektebinin diğer büyük üstadları gibi, eserlerinin kaynağını anlatırken sıkça şu ifadeleri kullanır: “Bana yazdırıldı,” “Kalbime ilham edildi,” “Rüyada gördüm ki…”
Bu dil, Aynü’l-Kudât’ın ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalıştığı gibi tasavvuf geleneğinin doğuşundan bu yana oluşmuş ve yüzyıllardır kullanılan tanıdık bir anlatım biçimidir. Aynı ifade tarzını İbni Arabî, Gazalî ve Mevlâna gibi büyük sûfîlerde de görebiliriz.
Onlar eserlerini sadece aklın ürünü olarak değil, derunî dinî tecrübenin, ilhamın ve manevî idrakın sonucu olarak yazmışlar; edeben de, kendilerini fâili olarak belirtmek istememişler. Bu şekilde hem Allah ile yaşadıkları derin tecrübeyi ifade etmeye çalışmışlar, hem de her şeyin Allah’ın iradesiyle gerçekleştiğini vurgulamışlar.
Buna rağmen, tarih boyunca bazı çevreler, özellikle fıkhî literalizm açısından düşünenler, bu dili zaman zaman sorunlu görmüştür. Hallac-ı Mansur, Sühreverdi, Aynü’l-Kudât, İbni Arabî, Gazalî ve Mevlâna’yı eleştirdikleri gibi, Said Nursî’ye de benzer itirazlar yöneltmişlerdir.
Ancak günümüzde tasavvuf ve metafizike yöneltilen bu eleştirilerin arkasında, çoğu zaman farkında olunmayan seküler bir epistemolojik zemin de bulunmaktadır.

Müslüman ülkelerde ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla okullarda resmen benimsenen ve uygulanan pozitivist epistemolojinin etkisi genellikle fark edilmesi güç olabilir. Bu yaklaşıma göre bilgimiz Kartezyen ve Newtoncu çerçevelerin sunduğu sınırlı evren tasavvuru ile sınırlıdır.
Bu yüzden rüya, ilham ve kalbî idrak gibi kavramlar, bu bakış açısından ya şüpheli ya da potansiyel olarak tehlikelidir. Oysa bu yaklaşım, İslâm düşünce geleneğinin yüzyıllar boyunca geliştirdiği çok katmanlı bilgi anlayışını daraltma riski taşımaktadır.
Bu anlayışın tipik bir örneği Gazalî’ye düşmanlıktır.
Gazalî’nin İhya-i Ulûmi’d-Din’i İslâm ilim geleneğinin en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu eser, yalnızca İslâm dünyasında değil, aynı zamanda Batı düşünce çevrelerinde de derin bir saygı uyandırmış ve uyandırmaya devam etmektedir. Şahsen tanıma ve konuşma fırsatı bulduğum birçok Hıristiyan teolog, Gazalî’ye duydukları hayranlığı özellikle dile getirmiştir. Onun metinlerinde gördükleri, rasyonalite ile manevî tecrübenin; kalb ile aklın sentezinin olağan üstü bulmuşlardır.
ANLAMAK YERİNE SUSTURMA ÇABASI
Ne var ki, burada işaret ettiğimiz literal ve yüzeysel zihniyet, tarih boyunca bu tür eserleri anlamaya çalışmak yerine onları susturma yoluna gitmiştir.
Kâtip Çelebi’nin İhya için “zahirî ve manevî ilimlerin bir memzûcudur,” yani bir araya gelmiş hâlidir demesine rağmen, Endülüs baş kadısının fetvasıyla ülkedeki İhya nüshaları toplattırılmış ve Kurtuba Ulu Camii’nin avlusunda yakılmıştır.
Aynı çizginin farklı zamanlardaki tezahürleri Aynü’l-Kudat, Suhreverdi ve Hallac’ın trajik akıbetinde de görülebilir.
Bu, aslında tekil şahıslara yönelik eleştirilerden çok, irfan geleneğinin tecrübe diline ve epistemoloji anlayışına karşı duyulan derin bir güvensizlik, kıskançlık ve düşmanlığın tarihsel devamıdır.
Bugün de benzer düşünce kalıplarının farklı şekillerde devam ettiğini görmek güç değil. Bu zihniyet mensuplarının eğer imkânları olsa, geçmişte İhya’yı yaktıkları gibi, bu gün de başta Risale-i Nur olmak üzere İslâm irfan geleneğinin kitaplarını tamamen yasaklar ve hatta yakmaktan çekinmezlerdi.
YASAKÇI ZİHNİYETLER
Diyanet İşleri Başkanlığının Nur Risaleleri'ni yayınlanmaya başladığı günden bu yana iki kesim bundan rahatsız olmuştur. Militan laik kesimlerin rahatsızlığı anlaşılabilir. Ancak bazı Müslüman akademisyen ve yazarların rahatsızlığı, tamamen bir zihniyet sorunudur. Tarihin tozlu raflarında yer alması gereken çağ dışı bir zihniyetin hortlamasıdır.
Bu eserler üzerinde dünyanın farklı ülkelerinde ilmî çalışmaların yapılmış olması, elliden fazla dile tercüme edilmiş olması, milyonlarca okuyucuya ulaşması ve Doğu ile Batı’da birçok âlim ve düşünür tarafından olumlu değerlendirilmesinin onlar için hiçbir değeri yoktur. Türkiye'de din eğitiminin ve dinî neşriyatın yasak olduğu dönemlerden bu yana milyonlarca insanın bu eserleri okuyarak iman ve ahlâk sahibi olması da onlar için önemli değildir.
Aslında literalist zihinler için, bu tür entelektüel kabullerin veya küresel etkinin pek bir anlamı bulunmamaktadır; çünkü mesele, metnin değeri değil, metnin temsil ettiği tecrübe anlayışı ve kullandığı dildir.
Sorunun tam da burada düğümlendiği anlaşılıyor.
İrfan geleneği bilgiyi yalnızca aklın üretimi olarak değil, aynı zamanda kalbin idraki ve ruhun tecrübesi olarak görür. Literalist zihin ise bilgiyi yalnızca haricî ve kavramsal olanla; kuru bir metin tahliliyle sınırlar. Bu iki epistemoloji arasındaki gerilim, İslâm düşünce tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan derin bir fay hattıdır.
Bu bakış açısına göre bilgi ya metinden ya da akıldan gelir; rüya, ilham veya kalbî idrak vurgusu ise şüpheli, hatta tehlikelidir. Tasavvufun “derunî tecrübe dili” böylece çoğu zaman akıl dışı olmakla suçlanır ve mahkûm edilir.
Eğer bu ifade tarzına, Aynü’l-Kudat’ın muhataplarına önerdiği gibi, tasavvufî geleneğin bilgi anlayışından veya hatta modern psikolojide Carl Gustav Jung’un rüyalar ve bilinçdışı üzerine geliştirdiği bakış açısından bakılırsa, çok daha farklı bir tablo ortaya çıkar.
Jung psikolojisi, rüyayı sadece rastgele zihinsel görüntüler olarak değil, aynı zamanda insan psişesinin (Editör notu: İnsan zihninin, bilincinin ve bilinçdışının tamamını kapsayan, ruhbilim ve felsefede kullanılan "zihin/ruh" kavramıdır. Psikolojinin temelini oluşturan bu kavram; duygu, düşünce ve davranışların bütünü olarak, analitik psikolojide kişiliğin tamamını ifade eder) derinliklerinden gelen anlamlı ve yol gösterici mesajlar olarak görür. Meslektaşı Freud’dan ayrılarak dinî tecrübeyi çok farklı bir şekilde yorumlar. Bu yaklaşım, rüyaların sırlarını anlamada bize yeni kapılar açar.
Dinî tecrübe başta olmak üzere, iç dünyamızı ve metafiziği anlamada bizlere daha derin bir bakış sağlar.
Buna göre, rüya, bilinçdışının dili; sembol ise onun kelimeleridir. Bu açıdan bakıldığında, İbni Arabî veya Üstad Nursî’nin rüya ve ilham dili patolojik ya da irrasyonel değil; aksine buluşcu bilinçdışının işleyişiyle uyumlu bir tecrübe alanına işaret eder.
İslâm düşünce tarihinde bunun en çarpıcı örneklerinden biri İbni Arabî’dir. Şeyhü’l-Ekber, en önemli eseri Fusûsu’l-Hikem’i bir rüya üzerine yazdığını anlatır. Rüyasında Peygamber Efendimizi (asm) görür; elinde bir kitap vardır. Bu kitabın peygamberlerin hikmetlerini içerdiği söylenir ve “Bunu insanlara sun” emri verilir.
"YAZ KARDEŞİM!"
Bundan dolayı, İbni Arabî’ye göre o eser, kendisine ait değildir; kendisine verilmiştir.
Mevlâna’nın özellikle Mesnevî-i Şerif’i kaleme alırken içinde bulunduğu hâl de benzer bir tecrübeye işaret eder. Mevlâna, kalbine adeta bir Nisan yağmuru gibi düşen ilhamları, talebesi Hüsameddin Çelebi’ye dikte ederek bu büyük eseri ortaya koymuştur.
Benzer şekilde Said Nursî, klasik anlamda bir medrese hocası ya da akademisyen değildir. O da tıpkı Mevlâna gibi, dinî tecrübe ve tefekkürî sonucu kalbine doğan düşünceleri ve ilhamları “Yaz kardeşim!” diyerek talebelerine aktarmış, eserlerini bu şekilde vücuda getirmiş bir alimdir.
Nursî’nin erken dönem risalelerinden biri olan Rumûzât başta olmak üzere, rüya ve ilhamla ilgili ifadeleri, bu köklü epistemik geleneğin bir devamı olarak okunmalıdır.
Bu yaklaşım, pozitivist epistemolojinin iddia ettiği gibi bilginin yalnızca deney, gözlem ve aklî çıkarımlardan ibaret olmadığını; aynı zamanda derûnî idrak, hads (sezgi) ve dinî tecrübe yoluyla da ortaya çıkabileceğini savunur.
Dolayısıyla burada söz konusu olan, keyfî bir öznelcilik değil; İslâm düşünce tarihinde derin kökleri bulunan çok katmanlı bir bilgi anlayışıdır.
— Devam edecek —