Ben de dedim: “İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahlûk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâl’e intisab edip, bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam i’lâmını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse, ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.”
O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.
Hatta bir bahtiyar mazlum idam olunurken, bedbaht zalimlere demiş: “Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden, sizden tam intikamımı alıyorum. Lâ ilahe illallah” diyerek, sürur ile teslim-i ruh eder.
***
Yedinci Mesele
Denizli Hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir. [...]
Bir zaman Kastamonu’da, “Hâlık’ımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine, sâbık Altıncı Meselede, mektep fünununun dilleriyle verdiğim dersi Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanaat-i imaniye aldıklarından, ahirete bir iştiyak hissedip, “Bize ahiretimizi de tam bildir; tâ ki nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın” dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur Şakirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Meseleyi okuyanların arzuları ile, ahiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyanı lâzım geldi. Ben de Risale-i Nur’dan bir kısacık hülâsa ile derim:
Nasıl ki Altıncı Mesele’de biz, Hâlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar, fenlerin dilleriyle güneş gibi Hâlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de ahiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan, sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.
İşte, birinci mertebede, ahireti Allah’tan soruyoruz.
(Devamı var)
Şualar, 11. Şua, 6. Mesele, s. 231
LUGATÇE:
bahtiyar: bahtlı, talihli, mes’ud, mutlu.
batınî: içe ait, dahilî, görünmeyen, gizli.
bedbaht: bahtsız, talihsiz, zavallı.
firak: ayrılık, hicran.
fünun: fenler.
hâcât: hâcetler, ihtiyaçlar.
Hâlık: yaratıcı; Allah.
i’lâm: karar bildiren yazı.
intisab etmek: bağlanmak.
nokta-i istimdad: yardım ve meded isteme noktası.
nokta-i istinad: dayanak noktası.
sürur: sevinç, mutluluk.
ubudiyet: kulluk.
zeval: sona erme, yok olma, ölme.
zîhayat: hayat sahibi.