Ankara’da bu iktidar döneminde kurulmuş olan bir hukuk fakültesinin mezuniyet merasimindeyiz.
950 kişilik salonda ambiyans iyi. Gelenler sığmamış, aralara plastik sandalyeler konularak kapasite arttırılmış.
Program Üniversitenin Halk Müziği Konservatuvarının profesyonel kadrosunun icra ettiği kahramanlık türküleri ile başlıyor.
Açılış konuşmaları kısa ve net. Sıkmıyor. Program akışı güzel ayarlanmış. Hocalar sahneye hızlıca ve büyük gruplar halinde çıkıp yine gruplar halinde sahneye çağırılan öğrencilere mezuniyet sembolü o meşhur rulo kâğıtları verip iniyorlar.
Kız öğrenciler arasında bol miktarda başörtülü de var mini etekli kızlar da. Bunların çoğu birbiriyle kol kola neşeleniyor. Hayatın garip gerçekleri.
Ceza Hukuku hocası da olan dekan çıkıp öğrencilerine nasihat ediyor. Güzel şeyler söylüyor:
-“Bir saat adaletle hükmetmek bir sene nafile ibadet etmekten daha hayırlıdır” hadisinin size söylediklerini unutmayın.
-Adil olun, tarafsız olun, hukuk devleti ilkesine uyun.
-Ülkemizde her sıkıldığınızda ya da sıkıştığınızda yönünüzü Batıya dönmeyin, burası vatanınızdır, hep beraber geliştirelim.
-Hukuka güvenin adeta yerlerde süründüğü bir dönemde mezun oluyorsunuz. Bunun sorumlusu sizden öndekiler. Bunu düzeltmek de sizin mesuliyetiniz.
Dekan mezunlara ev ödevini verdi indi. Tamam.
Acaba tamam mı?
Biz şimdi buradan yürüyelim. Biz o dekanın yerinde olsaydık bilhassa bu babda neler derdik?
-Siyasetin hukuka müdahalesini eleştirirdik.
-Kesinlikle muktedirlerin kendi iktidarlarını sürdürmek için yargıya müdahale ettiğini ve hukuku araçsallaştırdığını söylerdik.
-Muhalefetin, devletin adaletle hizmet terazisi için de lazım, meşru ve samimî bir kefe durumunda olduğunu ve hatta iktidarın meşruiyetinin muhalefetin meşruiyetine bağlı olduğunu söylerdik.
-Yargıyı alet ederek muhalefeti dizayn etmenin ne demokrasiye ve ne de hukuk devletine uymadığını söylerdik.
-Kuvvetler ayrılığını bitirmenin devletin hayatına son vermek kadar tehlikeli bir şey olduğundan bahsederdik.
-Başkanlık sisteminin eleştirilmesi gereken bir sistem olduğunu ve en azından eleştirilebilir yönlerinin de bulunduğunu söyleyip sayardık.
-2010 Anayasa referandumundan sonra yargı bürokrasisinde siyasetler, cemaatler ve tarikatlar üzerinden yaşanan dalgalanmaların sebeplerini ve vahim sonuçlarını izah ederdik.
-20 Temmuz KHK rejiminin bugünkü vahim sonuçların baş müsebbibi olduğundan bahsederdik ve “korkandan hâkim olmaz, bilhassa hâkim olacaksanız cesur olun” derdik.
-15 Temmuz yargılamalarında on yıldan bu yana yapılan sistematik, kitlesel ve bilinçli içtihat hatalarının, konuya salt insan hakları yönünden bakan AİHM yargısı tarafından dahi görüldüğünü ve yüzümüze çarpıldığını hatırlatırdık ve “hiç değilse bu aşamadan sonra bize yani yüksek hâkimlerimize düşen, hiç gecikmeden o hataları telafi etmektir” derdik.
-Daha da önemlisi, bir özeleştiri yapardık ve “hukuka güven yerlerde sürünüyor çünkü hiçbirimiz hukuku yüceltmek için yapmamız gerekenleri tam yapamadık ya da yapmadık” derdik.
-Bir de “cesur ve iyi yetiştiremediğimiz hukukçuların hatalarından zarar gören herkesten ve bilhassa en azından sustuğumuz için mağdur ettiklerimizden özür diliyoruz, hellâlik istiyoruz” derdik.
Diyemedik. Zira dekan değiliz.
Zaten, bizi de -bunları diyeceğimizden korktuğu için- kimse dekan yapmıyor.
Zaten biz de istemiyoruz! Yoksa bu yazıyı yazamazdık…
Biz şimdi hiç değilse tarihe not düşüyoruz.
Erken bir kıyamet kopmazsa ve bu millet düştüğü yerden kalkarsa, gün gelecek, adalet arayanlar “demek bunları birileri yazmış, ne mutlu” diyecekler.