Nur Talebelerinin mes’uliyeti ve sorumluğu avam-ı mü’mine göre daha fazladır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin tarifiyle biz “Risale-i Nur Şakirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları, insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz.”1 Peki, ihsân-ı İlâhî tarafından böyle kudsî bir görev verilmiş olan Nur Talebeleri, birbirine karşı kin ve hased beslerken ve birbirlerini tenkid ederken bu kudsî görevlerini hakkıyla yapabilirler mi?
Aynı hizmette omuz omuza verdiğimiz kardeşlerimizi tenkid etmek, gücendirmek, küstürmek ve enaniyetli olup kendini beğenerek üstün görmek Nur Talebesine yakışıyor mu? Risale-i Nurlardaki hakikatlere aykırı hareket edilmiş olunmuyor mu? Elimizde hem bu asrı hem gelecek asırları tenvir edecek bir zenginlik varken nasıl oluyor da örümcek ağı gibi ince ve küçük bir farklılığa tahammül edemiyoruz? Demek ki bu hakikatleri tam manasıyla anlamıyor yahut anlamak istemiyoruz? Peki, anlamak istemiyorsak eğer kendimize hangi yüzle Nur Talebesi diyeceğiz? O zaman işimize gelen hakikatleri kabul edelim, işimize gelmeyeni de kabul etmeyelim! Olur mu böyle bir şey? Nur Talebesi demek, Nurlardaki hakikatleri aklen ve kalben tasdik etmek ve Üstadına sadakatle bağlı olmak demek değil miydi?
Üstadımızda enaniyet, kibir ve kendini beğenmişlik var mıydı? Üstadımız, Nur Talebeleri arasında münakaşa çıkmaması için nefsini feda ederken, hatta münakaşa sebebi olan o çirkin sözleri üzerine alırken bize ne oluyor? Bizim nefsimiz Üstadımızın nefsinden (hâşâ) daha mı kıymetli? Hiç mi Üstadımızdan ders alamadık? Bakınız, Üstadımız bizleri nasıl uyarıyor: “Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var.”2 Ayrıca bizlere “Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler”3 ikazında bulunuyor. Zira ehl-i nifak boş durmuyor.
Üstadımız bizi bu kadar düşünüyorken biz neden birbirimizi düşünmüyoruz? Üstadımız bizi savunuyorken, neden biz birbirimizi savunamıyoruz? Üstadımız bizi her zaman savunmuş ve -tasarrufu devam ettiği için- savunmaya devam edecektir inşaallah. Fakat bunun için Üstadımızın bizden istediği şartlar var. Gelin bu şartların neler olduğunu ve Üstadımızın bizi nasıl müdafaa ettiğini kendisinden dinleyelim: “Kardeşlerim, müteaddit defa Risale-i Nur’un şakirdlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. Hem Risale-i Nur’u, hem şakirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtar ederim ki: Bu müdafaamdaki kıymeti muhafaza etmenin şartı, Risale-i Nur’dan küsmemek ve Üstadından darılmamak ve kardeşlerinden nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir.”4 Her Nur Talebesi bu şartları mutlaka uygulamaya çalışmalıdır.
Elhâsıl: Biz Nur Talebeleri, mutlaka bir buz parçası nev’indeki enaniyetimizi şahs-ı manevî havuzunda eritmeli; gurur, şan ve şeref gibi şeylerde nefsimize prim vermemeli; kardeşler arasında kin, nefret, hased, gıybet ve kıskançlığa meydan vermemeli ve birbirimizin kusuruyla meşgul olarak tenkid etmemeliyiz. Risale-i Nur’u hakkıyla okumalı; nefsimize ağır gelse de bütün hakikatleri kabul etmeli ve hayatımıza tatbik etmeye çalışmalıyız. Bu sayede Nur camiasındaki problemler ve kardeşler arasındaki ihtilaflar en aza inecek belki de bitecektir inşaallah.
Dipnotlar:
1- Lem’alar, Yeni Asya, s. 276.
2- Barla Lâhikası, Yeni Asya, s. 157.
3- Kastamonu Lâhikası, Yeni Asya, s. 231.
4- Lem’alar, Yeni Asya, s. 443.