Kâinatta ve insanlık tarihinde dikkat çekici bir İlâhî kanun işler: Cenab-ı Hak, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır.
Bu muazzam hakikat, sadece biyolojik bir değişim ve dönüşüm değil, aynı zamanda toplumların kader çizgisinde hâkim sosyolojik bir kanundur. Bazen bir zalimin soyundan bir âlim çıkarken; bazen de ilim ve irfanla yoğrulmuş bir haneden ilmin kıymeti yeterince hissedilmediğinden zalim çıkabiliyor. Bu çarpıcı değişim, toplumların, inançların ve ideolojilerin tarihî akışında da tüm kendini gösterir.
Hazmedilmemiş fikirler veya ideolojiler zamanla kendi zıddına inkılâp edebilir. Siyasî tarih, muhalefetteyken demok-rat olanların iktidarı ele geçirince baskıcı birer yapıya dönüştüklerinin misalleriyle doludur. Risale-i Nur'da tahlil edildiği üzere, Emevîler siyasî ve dinî konularda lakayt bir çizgide seyrettiler; ne var ki bu lakaytlık onları radikalizmin katılığından da korudu. Devlet ellerinden gittiğinde iç muhasebe yaptılar ve İslâm toplumunun büyük çoğunluğuna, yani Ehl-i Sünnet'e kolayca intikal edebildiler. Öte yandan bir kısım Şia, başlangıçta son derece salâbetli bir çizgide duruyordu; ancak bu katılık, zamanla onları objektif bir bakışa kapatan perde hâline geldi. İfrata sürüklendiler ve Râfızîlik gibi bir mecraya inkılâp ettiler. Bir hareketin sadece nasıl başladığı değil, hangi mecrada son bulduğu da büyük önem taşır.
Bu değişimin en çarpıcı misallerinden biri Hristiyanlıkta yaşanmıştır. Sünuhat'ta geçen şu ifade bu hakikati özetler: "Hem zalime karşı miskinliği esas tutan Hıristiyanlık, nihayet tecellüd ve cebbarlıkta karar kıldı." Halbuki ilk Hıristiyanların Roma'ya karşı gösterdikleri bu duruş, bir zayıflıktan değil; insan hayatına verilen değerden ve kargaşaya sebebiyet vermekten kaçınmaktan kaynaklanıyordu. Ne var ki zamanla bu hakikî maksat unutuldu; sonraki nesiller o davranışı, dönemin şartlarının zorladığı geçici bir politika ve taktik olarak yorumladı. Gücü ve iktidarı elde edince de, bir zamanlar en çok karşı oldukları Roma zulmünü bizzat uygulamaya koydular; rahipler Haçlı seferlerine asker toplamaya başladı. Ruhun kaynağı unutulunca suret, kendi zıddına döndü.
Uzun süren diktatörlükler ve baskı rejimleri, toplumlarda derin yaralar açmakla birlikte, hürriyete ve demokrasiye olan hasreti görülmemiş bir şiddetle körükler. İnsan haklarının hiçe sayıldığı toplumlar, çektikleri ağır acıların neticesinde çok daha köklü ve sağlam bir demokrasiye geçiş yapabilirler; zira hürriyetin bedeli en ağır şekilde ödenmiş ve gerçek kıymeti ruhun derinliklerinde hissedilmiştir. Bu sebeple diktatörlerin akıllı olanları zulümde de aşırı gitmemeye halkı hepten çileden çıkarmamaya dikkat ederler.
Ancak burada tehlikeli bir psikolojik tuzak gizlidir. Hürriyetleri ellerinden alınan kitlelerin iç dünyasında, zaman zaman zalimlere karşı gizli bir hayranlık filizlenebilir. Gücü eline geçirdiklerinde, intikam hırsıyla bizzat şikâyet ettikleri baskıya yönelip demokrasiyi rafa kaldırabilirler. Sadece zulmün faili değişir; zulmün kendisi değil.
Tüm bu toplumsal iniş çıkışlar, asırlardır tartışılan kötülük problemine de kısmî bir cevap niteliğindedir. Evet o şerler olmasaydı, insanlar adaletin değerini idrak edemez, hürriyete ve demokrasiye böylesine sağlam biçimde sahip çıkamazlardı.
Şüphesiz yeniler de dikkat etmeli. Öncekiler nasıl geçip gittiyse, yeniler de hata yaptıklarında gidecektir. Feleğin çarkı dönmeye devam edecektir.