"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Tepeden inme metodlarla ekonomide güven sağlanamaz

13 Ocak 2022, Perşembe 02:32
Said Nursİ’nin bahsettiği gibi nasıl ki dinî ve ahlakî konularda topuz göstermek insanları dine karşı bir güvensizliğe ve şüpheye sevk ediyor, ekonomi politikalarında yönetimlerin dayatmacı ve tepeden inmeci sert yaklaşımları hem yatırımcılarda hem tüketicilerde güvensizlik ve şüphe meydana getirmektedir.

DİZİ: Risale-i Nur’daki İktisat ve Hukuk Prensipleri Çerçevesinde Faizle Mücadele - 4
TALHA FIRAT - Düzce Üniversitesi, Araştırma Görevlisi

***

Öngörülebilirliğin diğer bir boyutu ise hukukidir. Buradaki en temel sorun mülkiyet hukukudur. Yatırımcının ekonomik şartlar dışında (satışların ve kârın azalması vb.) herhangi bir olumsuzluk sebebiyle kendi işyerinin, fabrikasının, tesisinin geleceği ile ilgili kaygı taşımaması gerekir. Böyle bir güvensizlik durumunun yatırımları azaltıcı bir etkisi olmaktadır. Hukuki öngörülebilirliğe tüketiciler açısından bakılacak olursa adalet ve özgürlük konularında yaşanan sorunlar ve siyasi krizler ve dalgalanmalar sebebiyle insanlar, geleceğin ne getireceğini öngörememenin getirdiği endişe ve güvensizlik sebebiyle bazı harcamalarını durdururlar veya normalde yaptıklarından daha azını harcarlar. Bu ise yine talep ve üretimde azalmayı beraberinde getirerek ekonomik durgunluğa yol açar (Dilber ve Nur, 2017: 35-36; Bülbül ve diğerleri, 2014: 149-151. Karhan, 2019: 151-152)

b. Cari dengenin sağlanması: Genel anlamda ülkeye döviz girişinin çıkışından fazla olması yani döviz gelirinin giderinden fazla olması ve en azından birbirini dengelemesi beklenir. Dış ticaret dengesinde ise ihracatın ithalattan fazla olması (en azından dengeli olması) gerekmektedir. Bunun için de katma değerli ürün üretimine ağırlık verilmedir. Katma değerli ürünün ortaya çıkması ise teknolojik ilerleme, inovasyon ve eğitimli, gelişmiş insan kaynağı ile mümkün olmaktadır. Yetişmiş insan kaynağı için ise fikir alış verişi ve fikir çatışmasını mümkün kılacak bir özgürlük ortamının sağlanması ve ideolojik kalıplardan uzak, hür düşünce ve sorgulamanın olduğu bir eğitim gereklidir. (TMMOB, 2007:67)

c. İsraf ve yolsuzluğun azaltılması: Devlet yönetiminde yerelden merkeze kadar tüm kademelerde yapılan harcamalar ve yatırımlar belirli kurallar ve standartlar çerçevesinde yetkili kurumlar tarafından denetimlere tabi tutulmalıdır. Tüm harcama işlemleri şeffaf bir şekilde yapılmalı ve karar vericiler hesap verebilir olmalıdır. Kamu kaynakları verimli ve etkin şekilde kullanılmalı, harcamaların malî, hukukî ve siyasî denetimi yetkili kurumlarca yapılmalıdır. (Arslan, 2019: 13)

6. “Nur Göstermek Topuz Kullanmamak” Yönteminin Ekonomide Kullanılması: Sertlik ve Keyfilikten Uzak Durmak ve Ekonomik Meselelerin Halka İzahı ve İrşadı  

Said Nursî’nin bahsettiği gibi nasıl ki dinî ve ahlâkî konularda topuz göstermek insanları dine karşı bir güvensizliğe ve şüpheye sevk ediyor (Nursî, Tarihçe-i Hayat: 280-281), ekonomi politikalarında yönetimlerin dayatmacı ve tepeden inmeci sert yaklaşımları hem yatırımcılarda hem tüketicilerde güvensizlik ve şüphe meydana getirmektedir. Böyle bir durumda yatırımcılar ve tüketiciler yatırım ve harcamada isteksizliğe düşmektedir. Bu ise piyasadaki para akışını azaltıp, talep, üretim ve istihdamın düşmesine sebep olur. Bu noktada yine Risale-i Nur’da ifade edilen “nur gösterme” yöntemi kullanılmalıdır. Yani ekonomik sorunların tesbit ve çözümünde karar vericilerin ve uzmanların ilmî yollarla ne yapılması gerektiğini adım adım anlatarak insanlara güven vermesi gerekir. Tepeden dayatmacı ve keyfî talimatlarla ekonomiye yön vermeye çalışmak yerine ekonominin diğer aktörleri ile birlikte aşama aşama ilerlemek ve iktisat bilimi çerçevesinde sebeplere riayet ederek faizle mücadele etmek gerekmektedir. Said Nursî’nin “millet, irşad ve tenvir edilmelidir”(Nursî, Tarihçe-i Hayat: 238) sözünün ekonomi boyutunda da uygulanmasına ihtiyaç vardır. 

Topuz meselesini bir cümle ile açıklamak gerekirse; nasıl ki dinî alanda baskı ve dayatmalar insanları dinden kaçırıyorsa, aynı şekilde karar vericilerin ekonomik alanda sert ve keyfî uygulamaları da yatırımcıları kaçırmaktadır. Tepeden dayatılan ani, keyfi ve sert müdahaleler, öngörülebilirliği azalttığından insanlarda tedirginlik ve şüpheye neden olmaktadır. Belirsizliğin ve güvensizliğin olduğu yerde yatırımcı yatırım yapmaya şüpheyle yaklaşır. İş insanları iş ve ticaret hayatında akılcı ve rasyonel davranması gerektiği için riskin çok olduğu durumlarda kaynaklarını tehlikeye atmak istemezler. Yatırımın olmadığı yerde üretimden, üretimin olmadığı yerde istihdam ve ihracattan bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla işsizlik ve yoksulluk artışı kaçınılmaz hale gelir (Eğilmez, 2021). 

İş ve ticaret hayatında akılcı ve rasyonel davranılması gerektiğinin bir örneği İktisat risalesindeki Abdullah ibni Ömer’in (ra) kıssasında görülmektedir (Nursî, Lem’alar: 362-363). Bu kıssada Abdullah ibni Ömer’in (ra) çarşı içinde, alış verişte, güven problemi içeren kırk paralık bir mesele için birisiyle şiddetli münakaşa ettiğinden bahsediliyor. Söz konusu meselenin bir ürün veya hizmet olduğu tahmininden yola çıkarak böyle davranmasının sebebinin en az maliyetle en çok faydayı elde etmek yani kazancını maksimize etmek için olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü iş ve ticaret hayatında akıl ve rasyonalite bunu gerektirir. İktisat biliminde “homo economicus” diye tabir edilen kavramda insan için “kendi çıkarlarını dikkate alan, rasyonel kararlar veren” bir varlık olarak tanımlanması (Akyıldız, 2008: 30) bu örneğe uygun gözükmektedir. Fakat bunun yanında homo economicus kavramının insanı bütüncül olarak tanımlamada eksik kaldığı görülmektedir. Çünkü Abdullah ibni Ömer’in (ra) kıssasında görüldüğü gibi bir yanda kırk paralık bir mesele için hakkını ararken ve şiddetli münakaşa ederken diğer taraftan ihtiyaç sahibi kimselere birer altın vermesi insanın akıl ve mantık yönü dışında kalp ve duygu boyutunun da olduğunu göstermektedir. İnsan sadece kendini düşünen, çıkarcı bir varlık olmayıp, kendine has duygu, düşünce değer ve yargıları bulunan cömertlik, fedakârlık, şefkat gibi psikolojik özellikleri olan bir varlıktır. (Akyıldız, 2008: 38-39)  Said Nursî, Abdullah ibni Ömer’in (ra) kıssası ile insanın, akıl ve kalp boyutlarının bir arada olduğu, hem dünyaya hem ahirete müteallik bütüncül bir varlık olduğunu ifade etmektedir. 

İnsanın duygu ve kalp boyutunun olması bu yönlerinin akıl ve mantık dışı sonuçlar doğuracağı anlamına gelmez. Çünkü başta İslam inancı olmak üzere semavi dinlerde insan hayatı sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp dünya ve ahiret hayatı bir bütün olarak ele alındığından, niyet ve amelde rıza-ı ilahiyi maksat yapmak şartı ile kalp ve duygu yönü ile yapılan amellerde, Kur’an’ın vaadiyle, bunun karşılığının ahirette verileceği inancı bulunmaktadır (Kur’ân, Nisa: 134; Tevbe: 38). Bu sebeple bu şartlar altında duygu boyutu ile yapılan davranışlar “mantık dışı” olarak düşünülmemelidir. Akıl ve mantık boyutu ile yapılan işlerdeki fark ise, bunların karşılıklarının ahirete nispeten dünya hayatında daha kısa ve somut bir şekilde gözükmesidir. 

7. Harcama Yapmada Ölçü

İslam dininde ve bir Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’da bu kadar iktisat ve kanaat vurgusu yapılırken (Kur’ân, En’am: 141; A’raf: 31), mevcut ekonomik yapıda üretim ve istihdamı destekleme gerekçesiyle harcama yapmaya teşvik etmek doğru bir davranış mıdır? Buradaki vasati ölçünün ne olacağını Said Nursî’nin uygulamalarında ve ifadelerinde görülebilir: 

“Bediüzzaman’a zurefâdan biri bir gün, irfaniyle mütenâsib bir esvab giymesi lüzumundan bahseder. Müşarü’n-ileyh de: “Siz, Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddi ve mânevî mamulâtını giyiyorum” buyurmuştur”(Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri: 115).

Yukarıdaki ifadeden anlaşılabileceği üzere Said Nursî’nin hem maddî olarak yerli malı kullandığı hem de ülkenin millî ve manevi değerlerini temsil edebilecek ürünleri tercih ettiği görülüyor. Burada gösterilen ölçü herkes için bir örnek mahiyetindedir. Bir yandan manevi hayatımıza uygun ürünleri kullanıp, diğer yandan yerli sanayinin ve üreticinin gelişimine katkı sunmak ve yerli ürün kullanarak ülkeden döviz çıkmasını engelleyerek ülke ekonomisine katkıda bulunmak mümkündür. Elbette bu ölçüyü uygulamanın önünde bazı zorluklar da var. İletişim ve ulaşım teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve ülkeler arası ticaretin artması ile birlikte ürün bolluğu ve çeşitliliği artmış, fiyat ve kalite tercihlerinde alternatifler çoğalmıştır. İhtiyaç duyulan ürünün yerli alternatifinin olmaması veya daha ucuz ve kalitesinin yabancı ürünlerde bulunması gibi sebepler yüzünden yukarıda bahsedilen ölçünün uygulanmasında zorluklar yaşanabilir. Buradaki ölçü, Said Nursî’nin bahsettiği gibi gayr-i zarurî ihtiyaçları olabildiğince zarurî ihtiyaç derecesine getirmemek, iktisat ve kanaat düsturlarına azami riayet etmektir. Said Nursî’nin yukarıdaki sözünden devletin de yapması gereken işler olduğu anlamı çıkarılabilir. Burada devlet yerli üretimi ve üreticiyi destekleyici adımlar atmalıdır. Bununla ilgili çözüm önerileri, ekonomik gelişim için atılması gereken adımlar başlığı altındaki konu ile benzerlik göstermektedir.

Ali Ulvi Kurucu, Said Nursî’nin iktisat ve kanaatkârlığını açıklarken bunun istiğna düsturundan kaynaklandığını belirtir (Nursî, Tarihçe-i Hayat: 29). İstiğna, Allah’tan başka kimseden bir beklenti içinde olmamak, ihtiyaç hissetmemek, başkasına el açmamak olarak tanımlanır. İstiğna ise ihlaslı olmanın hem şartı hem de sonucu olarak görülmektedir (Nursî, Lem’alar: 372-373). Günümüz tüketim kültüründe Said Nursî’nin yaşantısında gördüğümüz azami iktisat ve kanaat ölçülerinin günlük yaşantıda uygulanmasında zorluklar var gibi gözükse de istiğna ve ihlasa azami riayet etmek bu ölçülerin uygulanması için bir başlangıç noktası olabilir. 

8. ‘Avrupa İkidir’ Bakış Açısı Çerçevesinde Batı’nın Ekonomik Sistemlerinin Tekrar Değerlendirilmesi Gerekliliği

Said Nursî’nin ifade ettiği iki Avrupa görüşü çerçevesinden yola çıkarak, Batı’nın ekonomik sistemlerini tek bir kategori içerisinde ele almak yerine, Batı’da İslâmiyet’in adalet, hukuk, iktisat yardımlaşma vb. ölçülerine yakın olan örneklerin izlenmesi ve uygulanması gerekliliği tartışılmalıdır. Meselâ sosyal (refah) devlet anlayışı açısından Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa arasında belirgin farklılıklar varken Avrupa’daki bazı ülkeler de bu konuda birbirinden ayrışmaktadır. (Toprak, 2015:156) 

Sosyal refah devleti sıralamalarında üst sıralarda bulunan İsveç, Norveç Finlandiya gibi sosyal standartların yüksek olduğu ülkelerde devletler, birey ve ailenin iyi bir yaşama standardını gerçekleştirebilmesi konusunda yardımcı olurken, işsizlik, iş göremezlik, hastalık ve yaşlılık gibi sosyal riskler karşısında da vatandaşlarına maddî koruma sağlamaktadır. Devlet işsizliği azaltmada ve tam istihdamı sağlamada işverenin yükümlülüğünü üstlenir. Almanya, Fransa, Avusturya, Belçika gibi Kıt’a Avrupa’sı ülkelerinde de İskandinav ülkelerindeki gibi yüksek düzeyde olmasa da sosyal devlet anlayışı içerisinde oldukları görülmektedir. (Toprak, 2015: 157)  

ABD’de ise devlet, fert ve ailelerin sağlık, eğitim, işsizlik gibi sorunlarında daha az yardım sağlar ve sosyal koruma sağlama işini piyasaya bırakır. Devletin sosyal harcamalara ayırdığı pay düşüktür. Sendikalar genel olarak güçsüz konumdadır. Gelir dağılımında adaletsizliğin yanında ücretler arasında da farklılıklar vardır. Dolayısıyla artan sosyal eşitsizlik ve yoksulluk problemleri bu tür ülkelerde daha fazla görülmektedir. (Toprak, 2015: 166)  

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim. (Nursî, Lem’alar: 291). 

Risâle-i Nur’un şiddetle tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise, mutlak değildir; belki muzır kısmınadır. Çünkü, felsefenin hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insâniyeye ve sanatın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. (Nursî, Asâ-yı Musa: 15)

Said Nursî’nin yukarıdaki ifadelerinden Avrupa ve felsefeyi tek bir kategoriye koymadığı ve toptancı davranmadığı anlaşılmaktadır. Buradan hareketle iki Avrupa ayrımını genel olarak Batı dünyası ve Batı’nın ekonomik sistemleri için de yapmak mümkündür. Bu noktada Batı’nın sadece ahlâkî, hukukî ve siyasî olarak değil iktisadî olarak da tek bir cephe veya kategori içerisinde ele alınmaması gerekir. Yani serbest piyasa kurallarının işlediği Batı ülkelerini tek bir kapitalist blok olarak kabul edip bilgi, teknoloji, sermaye ve ürün alışverişinde kapıları kapatmak, ilgisiz, duyarsız hatta düşmanca tutum içerisinde bulunmak Türkiye’ye bir fayda sağlamayacaktır. Bilim, teknoloji ve sanat alanlarında olduğu gibi iktisadî alanda da sosyal refah, sosyal hukuk ve toplumsal dayanışma kriterleri içerisinde İslâm’a ve insanlığa daha faydalı uygulamalara sahip olan ülkelerin örnek alınması ihtiyacı doğmaktadır.

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 993
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı