"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman’ın Âlem-i İslâm için müjdelediği üç nur

Abdülbakî ÇİMİÇ
11 Kasım 2021, Perşembe
Bediüzzaman’ın Hayatı’ndan Tesbitler-146

Bediüzzaman Hazretleri’nin âlem-i İslâm için müjdelediği üç nurun inkişafa başlama zamanları farklı yorumlanabilir. Konuyu Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da verdiği bazı müjdeler canibinden de değerlendirebiliriz. Bu nurlardan birincisini Risale-i Nur’un zuhuru ve iman hizmetlerinin inkişafı olarak kabul edebiliriz. Bediüzzaman’ın, Eski Said döneminde bir nur görüyorum dediği, bu nurun Osmanlı Devleti’nin ve hilâfetin yeniden ihyâsı olarak takdim ettiğini biliyoruz. Ancak sonradan bakış açısını “siyaset cazibesi aldattı” diyerek farklı bir alana sahip olduğunu ifade eden Bediüzzaman, bunun gerçek mânâsının bir nevi Medreset’üz-Zehrâ’yı da temsil eden ve sadece İslâm âlemini değil, bütün insanlığı kuşatan Risâle-i Nur olduğunu açıklamıştır. “Eski Said, Nur’un parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli bir ümit ve tam teselli ile, siyaseti İslâmiyete âlet yaparak, hararetle hürriyete çalışırken, diğer bir hiss-i kable’l-vuku ile dehşetli ve lâdinî bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadis-i şerifin manasından anlayıp, elli sene evvel haber vermiş. Said’in teselli haberlerini o istibdad-ı mutlak, yirmi beş sene bilfiil tekzip edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri “Eüzü billahi mineş-şeytani ves-siyâse” deyip siyâseti bırakmış, Yeni Sa’id olmuştur.”  

“İstikbalde bir ışık var; bir nur görüyorum”

Bediüzzaman, Risale-i Nur’da bir nur görüyorum, istikbâle büyük ümitlerle bakıyorum diye, ehemmiyetli bir Kur’ân hizmetinin vuku bulacağını haber veriyordu. Bir hiss-i kablel-vuku’ ile Risâle-i Nur’un şimdiki mânevî hizmet-i Kur’âniye ve imâniyesini, o zamanlar siyâset âleminde olacak zannedip bütün kuvvetiyle İstanbul’da siyâseti; dine Kur’ân’a âlet ederek çalışıyordu. 

Bu noktaya şöyle işaret edilmiş: “Hürriyetin bidayetinde, Risaletü’n-Nur’dan çok evvel, kuvvetli bir ümit ve itikatla, ehl-i imanın meyusiyetlerini izale için, “İstikbalde bir ışık var; bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hattâ, Hürriyetten evvel talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayat’ımda Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhat misillü risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum” diye, dehşetli hâdiselere karşı o ümitle dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir dairede tasavvur ediyordum. Halbuki, hâdisât-ı âlem iki harb-i umûmî ile beni o gaybî ihbarda ve beşarette bir derece tekzip edip ümidimi kırdı. Birden bir ihtar-ı gaybîyle kat’î kanaat verecek bir surette kalbime geldi ki: “Ciddî bir alâkayla senin eskiden beri tekrar ettiğin ‘ışık var, bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tâbiri, sizin hakkınızda belki iman cihetiyle, âlem-i İslâm hakkında dahi ehemmiyetli Risaletü’n-Nur’dur. Bu bir ışıktır ki, seni şiddetle alâkadar etmişti. 

Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahmininle geniş dairede, belki siyaset âleminde gelecek mes’udâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddemesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saadet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun. “Evet, otuz-kırk sene evvel bir hiss-i kablelvukuyla hissettik. Fakat nasıl kırmızı bir perdeyle siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset cazibesi seni aldattı.” 

“İslâm uyandı ve uyanıyor” 

İkinci Nur ise, İslâm Devletleri’nin müstakil bağımsız devletler halinde sömürgelerden kurtulması ve istiklâllerine kavuşması olarak görülebilir. “İslâm uyandı ve uyanıyor.  Fenalığı fena, iyiliği iyi olarak gördüler.” ifadesini kullanan Eski Said’in hiss-i kablelvuku’ ile 1371’de (Hicri’den Milâdî 1952, Rumî’den Milâdî 1955) başta Arap Devletleri, Âlem-i İslâm’ın ecnebî esâretinden ve istibdâdından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini, kırk beş sene evvel haber vermesidir. “Eski Said hiss-i kablelvuku ile 1371’de (1951-1955), başta Arap devletleri, âlem-i İslâm’ın ecnebî esaretinden ve istibdadından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini, kırk beş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umûmî ve 30-40 sene istibdad-ı mutlakı düşünmemiş. 1370’de olan vaziyeti 1327’de (1911’de) olacak gibi müjde vermiş, tehirinin sebebini nazara almamış.”  Bediüzzaman 1910’lu yıllarda ve bugün İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı elli altı Müslüman devlet yokken bunların doğacağını ve bu doğuşun asıl İslâm’ın bayramı olacak Birleşik İslâm Devletleri’ne mukaddime teşkil edeceğini söylemesi de çok manidârdır. 

Şu tesbitleri tekrar tekrar okumak gerekiyor: “Çok zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde; Hind’de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye (Pakistan’ı kasd ediyor), Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet-i İslâmiye (Endonezya’yı kasd ediyor) ve Arabistan’da dört-beş hükümet (henüz o tarihte var olmayan Suudi Arabistan, Ürdün, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Mısır ve Körfez Ülkelerini kasd ediyor olmalı) bir Cemâhir-i Müttefika gibi, Arap birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukaddemesini” haber vermesi çok önemli tesbitler olarak görülüyor.

Fen, sanat silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz

Bediüzzaman’ın bu İslâm âleminin büyük bayramının tahakkuku için bütün Müslümanlardan isteği şudur: Hikmet, ezel ufkundan kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile her tarafa dağılarak kuruyan ve buharlaşan su gibi, katre katre zayi’ olan hamiyet ve kuvvetinizi İslâmiyet milliyeti ile birleştiriniz İslâm’ın haşmet ve şevket güneşini Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye’nin (Birleşik İslâm Cumhuriyetleri) tarzında tahakkuk ettirip koruyunuz. 

Şu cümleler, sanki bugün İslâm âleminde esâret ve tahakküm altında ezilen Müslüman milletlere açıkça seslenmektedir: “Hem de hürriyet-i şer’iye denilen yüksek bir hakikat-i içtimaiye, Süphan ve Ağrı dağları gibi, istikbalin cibal-i şahikasının tepesinde ayağa kalkmış. Ve esaret-i nefis altına girmeyi yasak etmiş ve gayra tecavüzü tecviz etmeyerek şeriata istinat etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek seda ile sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik insanlara, “Fen, sanat silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz!” emrini veriyor.”  

Üçüncü nur, bir sonraki, yazıda inşâallah…

Okunma Sayısı: 1661
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı