Bediüzzaman da Peygamberimizin Arap toplumu içindeki durumuna benzer biçimde saltanatsız aşiret kültüründe doğup büyümüş ve İslâm’ın saltanatı değil cumhuriyeti, istibdadı değil hürriyeti emrettiğini erken yaşta öğrenmiş bir manevî şahsiyettir.
İşte delilleri:
Bediüzzaman, Osmanlı mutlakiyetinin en koyu döneminde, 1890’larda, henüz 15 yaşlarında iken, “bunlar cumhuriyetçi” diyerek yemeğinin adeta torpilli tarafını karıncalara veriyordu.
Bunu görüp, “Nerden çıktı bu cumhuriyet merakı, biz bunu daha önce duymadık, sen önceki âlimlerimize muhalefet mi ediyorsun” diye itiraza kalkanlara ise adeta “Evet, ama ben peygambere ve dört halifeye tâbi olduğum için ve onlar cumhuriyetçi olduğu için böyle yapıyorum” demişti.
Bu hatıra, kendisi Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyesi iken 1920’de yeğeni tarafından telif ve neşredilen “Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı” adlı eserde de yer almıştı.
Kısa süre sonra İstanbul’daki Osmanlı Saltanatı kaderin de hükmüyle yıkılıp yerine Ankara merkezli bir cumhuriyet kurulduğunda bunu elbette desteklemiş, sevinmiş ve alkışlamıştı.
Hatta 1922 sonunda TBMM’de okuyup neşrettiği beyannamede “Ankara’da ‘devlet ve hükümet’, İstanbul’da ‘din ve hilafet’ şeklinde yetki karmaşası bize uymaz, zihinler ve kuvvetler çatallanır, siz hilafeti de şahıs halife olmaktan çıkarın, Ankara’ya getirin ve bir heyete verin” fikrini teklif etmişti. (Merak edenler o Beyannamenin son paragraflarını dikkatlice okuyabilirler.).
Sonrasında şeklen bu teklife uyuldu; Kanunla İstanbul’daki hilafet bitirildi ve Ankara’daki Meclis halife sayıldı.
Ama ardından olanlar oldu. Muhalefet kriminalize edildi. Başka tür bir saltanat kuruldu. Cumhuriyet antidemokratik, ama alabildiğine seküler/laik, inkılapçı, dinde reformist (bid’acı) ve şeair düşmanı bir rejime dönüştürüldü.
Nitekim 1946’ya kadar hiçbir cumhurbaşkanlığı seçimi çoktan seçmeli gerçek bir seçim olmadı.
Meclisi halife ilân eden kanun yürürlükte, ama Meclisin elinden hilafet yetkisi fiilen alındı. (Türkiye’de dinî alandaki yüz yıllık gerilimler, aslında bu al-ver işinin kavgasıdır.)
Şeaire taraftar dindarlar bu sebeple zulme maruz kaldılar. Bediüzzaman da 1935’te cumhuriyet düşmanı olduğu iddiasıyla ve idam talebiyle Eskişehir’de Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı. Bu suçtan beraat etti. Başka suçtan şeref cezası aldı.
Mahkemede Bediüzzaman, “cumhuriyet düşmanı” ithamına karşı, dosyanın delilleri arasında bulunduğu anlaşılan 1920-21 baskı Tarihçe-i Hayat kitapçığında anlatılan –yukarıda naklettiğimiz- “karıncaya hürmet ve cumhuriyette selefe muhalefet” hatırasını delil gösteriyor ve “Siz beni saltanatı geri istemekle itham ediyorsunuz, ama ben daha siz doğmadan önce ve üstelik gerçek bir cumhuriyetçiydim” diyor.
Devamında da “...ama sizin derdiniz laik cumhuriyet kılıfı altındaki dinsizlik politikalarına karşı çıkmam ise, evet, hayatım pahasına buna karşı çıkarım, bunu da şeref bilirim, zira ben laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak bilirim, siz başka türlü tatbik ediyorsanız itiraza devam ederim” diyor.
Bediüzzaman demokrasi ile iç içe geçmiş gerçek cumhuriyeti istedi.
Bediüzzaman’ın yolundan gittiğini iddia edenlerin, bilhassa Erdoğan iktidarının pekişmesinden sonra gelen benzerlik kurmalarla başlayan ya da artan Abdülhamit ve saltanat merakı işte bu sebeple problemli.