"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Biz ölsek de, yaptıklarımız yaşayacak”

17 Eylül 2019, Salı 00:33
Adnan Menderes, 1957 seçimlerinden sonra “Eğer günün birinde büsbütün kaybeder, iktidardan değil, hatta hayattan uzaklaşırsak yaptıklarımız yine kalacak ve biz onlarla ebediyen yaşayacağız.” demişti.

27 Mayıs 1960 kara bir lekenin, 17 Eylül 1961 tarihi de “beyaz ihtilâlle” Demokratları iktidara taşıyan, ilk icraat olarak ezanı aslına çeviren, Anadolu insanına insanlık değeri kazandıran, Bediüzzaman’ın verdiği sıfatla “İslâm Kahramanı” Adnan Menderes’in zulmen idamının yıldönümü. Darbecileri bir kez daha lanetlerken, Menderes ve arkadaşlarını rahmet ve minnetle yad ediyoruz.

Zafer ve mağlubiyet.

İkisi de mücadelenin neticesidir. Her mücadele bir tarafa zafer kazandırırken diğer tarafın mağlubiyetine sebep olur. Zafer de, mağlubiyet de mutlak değildir. Bir mücadelede zafer kazanan taraf, diğerinde mağlup olurken, öncekinde mağlup olan taraf sonrakinde zafer kazanabilir.

Mücadeleye giren büyük bir kahraman da olsa ve pek çok sefer kazansa bile, bir seferinde muhakkak kaybeder. Yaşadığı mağlubiyet, kahramanın mücadeleyi kaybetmesine sebep olsa bile kahramanlığı kaybettirmez. Kahraman hayatını da kaybetse, milletinin nazarında yine kahramandır.

Başladığı hayat mücadelesinde de, giriştiği siyaset, demokrasi dâvâsında da hep kazanan ve ezan-ı Muhammedî gibi mühim bir şeair-i İslâmiyeyi ihya ederek ‘İslâm kahramanı’ sıfatını alan Adnan Menderes; başkalarının başarı saydığı 1957 seçimlerinde tek başına iktidara gelmesine rağmen, rey oranının biraz azalmasını mağlubiyet telâkki etti. 

“Kaybettiklerimizi eserlerimizle tekrar kazanacağız. Zaten eserlerimiz kalıcı değil midir? Ne gam! Eğer günün birinde büsbütün kaybeder, iktidardan değil, hatta hayattan uzaklaşırsak yaptıklarımız yine kalacak ve biz onlarla ebediyen yaşayacağız.” (Tuna, s. 236.)

Böyle dedi hissî sıkıntılar içinde geçen seçim gecesinin ertesinde evinde topladığı arkadaşlarına. Onlar, biraz rey kaybetmeyi, seçimi kaybetmek olarak görmüyorlardı. Hadiseye kahraman nazarı ile bakan Menderes ise aynı kanaatte değildi. Kaybettiklerini kazanma kararlılığı içindeydi.

Ondan sonra da aynı kararlılıkla hareket etti. Seçimin kesin neticelerinin açıklanması üzerine toplanan yeni meclis, Celal Bayar’ı üçüncü kez cumhurbaşkanı seçti. O da Adnan Menderes’e hükümeti kurma vazifesi verdi. Menderes Kasım ayının sonlarına doğru hükümeti kurdu, programını mecliste okudu, güvenoyu aldı ve o meşhur sözünü söyledi:

“Hadi bakalım, şimdi yeniden iş başına.”

İşi hiç bırakmamıştı ki zaten. Memleketin her yeri iş sahasıydı ve mühendisler, ustalar, kalfalar, işçiler ve ihtiyaç hasıl olduğunda onlara yardım eden vatandaşlar harıl harıl çalışıyordu. Kendisi diğer seçim zamanlarında olduğu gibi güç tazelemek için kısa bir ara vermişti o kadar.

Seçimden beklediği neticeyi alamasa, gücünü yenilediğini hissedemese de, işleri plânladığı şekilde yürütmekte kararlı idi. Milletin bir kısmında kaybettiği güveni, daha çok çalıştığı takdirde yeniden kazanabileceğinin farkındaydı. Ekibine devam eden işleri hızlandırma talimatı verdikten sonra kendisi yeni şantiyenin başına geçti. 

Yeni şantiyenin, yani İstanbul’un…

İstanbul yeni bir hedef, değişik bir heves değildi Adnan Menderes için. Gençlik çağının başında ihtiyat zabitliği eğitimi için geldiği zaman sevmiş, annesinin babasının bu şehrin sinesinde yattığını öğrendiği gün kendinin buraya ait olduğunu hissetmiş, babaannesini kendi elleri ile defnettiğinde de bu şehre hizmeti hayat hedefi hâline getirmişti. 

Bilhassa siyasete atıldıktan sonra her vesile ile İstanbul’u gezdikçe düşünmüştü neler yapabileceğini. Önce şehri, fakr u zaruret eseri olan derme çatma binalardan, iptidaî yapılardan kurtarmanın ve mezbeledeki mücevher gibi görüldüğü hâlde kadri kıymeti bilinmeyen tarihî eserleri gözle görünür hâle getirmenin gerektiğini anlamıştı.

Hem yıkılacak köhne binalardaki ailelerin, hem de doğudan, batıdan akın akın gelen insanların iskânı için surların dışında, muhtemelen Bakırköy taraflarında şehrin tarihî siluetini bozmayacak yüksek binalardan müteşekkil yeni yerleşim merkezleri, modern siteler yapmanın, geniş yollarla ve raylı sistemlerle oraları şehre bağlamanın lüzumunu hissetmişti.

Tarihî yarımadada Aksaray, Beyazıt, Eminönü, Pera yakasında Karaköy, Taksim, Şişli gibi merkezlere büyük meydanların, geniş caddelerin açılmasının,  Beşiktaş’tan Sarıyer’e; Sarayburnu’ndan Çekmece’ye uzanacak sahil yolları, yürüyüş kulvarları, dinlenme, eğlenme parkları yapılmasının, şehirde insanların rahat yaşaması için zaruret hâline geldiğinin farkındaydı. 

Hatta ilk hamlede bunları yaptıktan sonra ikinci hamlede Şişli’den Yenikapı’ya uzanan metro hattı açmayı, Asya’yı Avrupa’ya bağlayıp şehrin iki yakasını bir araya getirecek şekilde Boğaz’a büyük bir köprü yapmayı düşünmüş, fikrini Cumhurbaşkanı Bayar’a açıp tasvibini bile almıştı.   

Aslında 1950 seçimlerinde İstanbulluların kendisini meclise gönderdikleri ve kendisinin de başvekil olup hükümeti kurduğu zaman düşünmüştü İstanbul’u ele almayı. Fakat henüz devletin imkânları kıt, milletin hâli perişan olduğundan bu büyük hedefini gerçekleştirmeyi ileriki zamanlara bırakmıştı.

Şimdi zamanı gelmişti. Hem devletin maddî vaziyeti biraz düzelmiş, hem de millet demokrasi ve hürriyetle birlikte huzurun, mutluluğun, refahın tadını almıştı. Kendisi de bu arada, İstanbul’da yapacağı yenilikleri, değişiklikleri plânlamış, programlamış, bazılarının istimlak muamelelerini tamamlamış ve başlamaya hazır hâle getirmişti.   

“İstanbul’un imarını bugünkü yaşayış ve anlayış icaplarına uygun bir tarzda estetik, rahatlık, trafik ve turistik gibi birçok zaviyelerden ve Türkün bediî zevklerinin ifade ettiği yüksek seviyeyi tebarüz ettirmek bu hususlarda güzel bir numune vermek bakımından ele almış bulunuyoruz.” (Şen, s. 190.)

İstanbul’da yaptığı basın toplantısında böyle diyerek tanıttı imar ve inşa faaliyetlerinin hedefini. Evini İstanbul’a taşımadığından Park Otel’i mesken edindi. Mühendisleri topladı, ‘Benden izinsiz bir kazma bile vurulmayacak’ diyerek talimat verdi ve birkaç yerde birden imar faaliyetlerini başlattı. 

Her zaman yaptığı gibi yine bir gün erkenden kalktı. Soğuk su ile duşunu aldıktan sonra hızla giyindi ve otelden çıktı. Şehrin değişik semtlerindeki minarelerden farklı seslerle aynı makamda okunan sabah ezanlarını dinlemenin ulvî hazzını hissederek bir süre yürüdü.

İki büyük cami vardı yolunun üzerinde. Dolmabahçe ve Nusretiye camileri. Birini Bezm-i âlem Valide Sultan yaptırmıştı, diğerini de Sultan İkinci Mahmud. İkisi de çifte minareli, çok şerefeli selâtin camilerdi. Fakat minareler suskun. Kubbeler mahzundu.

Tek parti sultası zamanında Dolmabahçe Camii ibadete kapatılmış ve deniz müzesi olarak tanzim edilmişti. Kendi hâline terk edilen Nusretiye Camiini de yabancı bir otomobil firması, duvarlarını delip garaj hâline getirmişti. O sabah karar verdi iki eseri ve onlarla aynı talihsizliği yaşayan diğer eserleri aslî hüviyetlerine kavuşturmaya.

(İSLÂM KAHRAMANI ADNAN MENDERES ADLI KİTAPTAN ALINMIŞTIR.)

-DEVAM EDECEK-

Okunma Sayısı: 1757
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı