De ki: "Ben sizden herhangi bir ücret istemem, O sizin içindir. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. O, her şeye şahittir." (Sebe Suresi, 47.)
Son zamanlarda yaptığım işlerde Allah rızasını gözetmekten uzaklaştım sanki. Ben uzaklaşınca etrafımı da benim gibiler sardı. Eskiden ücret talep etmeden severek yaptığım işleri şimdilerde maddî çıkar gözetmeden yapmak istemediğimi söyleyebilirim. Gittikçe mana âlemine yaklaşırken maddeden maddî âlemden uzaklaşmak yerine gereğinden fazla önem vermeye başladım galiba.
Bir an önce Allah’ın rızasını hayatımın merkezine koyacak bir ruhla donatmalıyım kendimi. O halimi daha fazla seviyorum. Çok pahalı olan maddenin peşinden koştuğumda bir şeyi anladım ki benimle beraber etrafımdakilerde maddeci olmuşlar. Onlar da maddeyi çok sevdikleri için benimle paylaşmak istemiyorlar.
‘’Kardeşim bırakın şu para pul işlerini, dünyalık toplamaya doymadınız mı? Önümüze bakalım, kimse bir şey götürmüyor’’ diyecek olsam, biri çıkar da ‘’önce sen bırak da bize örnek ol, yaşın 47 oldu haccı bırak umreye bile gitmedin, bir de bize akıl veriyorsun’’ der, diye ödüm kopuyor.
Beni aradığında ‘’Bize de dua et’’ diyen dostlarımı arkadaşlarımı çok seviyorum. ‘’Sen dua iste yeter ki ben de ondan çok var, her zaman dualarımdasın derken, telefonu kapatmadan kulağına iki dua patlatıyorum, mutluluktan, ağzı kulaklarında telefonu kapatıyor.’’
Kazara borç gönderdiğim ve borcunu zamanında ödemeyen arkadaşıma neler söyledim neler… İki buçuk yıl önce yapmış olduğu bu hatayı, canımı ne zaman sıksa, hatırlatarak, azarlayan öğretmen pozisyonumu koruyorum.
Kendi dertlerime yoğunlaştım son dönemlerde. Sıkıntısız bir hayat inşa etmeye çalışıyorum, dünyanın imtihan yeri olduğunu unuttum galiba, olmuyor.
‘’Elimi taşın altına koymak yerine, taşın üstüne oturuyorum sanki’’
Mehmet Âkif Ersoy’un “Kim Müslümanların derdini kendi derdine mâl etmezse onlardan değildir. [Müslümana yakışmayan tutum içerisindedir]” hadîs-i şerifine istinaden yazdığı:
“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakîkî Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galibâ göklerdedir!”
Şairimizin bu mısraları her nedense kulaklarımda ve düşüncelerimde yankılanmaya başladı.
Şimdilerde Mehmet Âkif’in ızdırabını daha iyi anlıyorum galiba.
İfade ettiği üzere hakikî Müslümanlar makberde mi yoksa.
Ağabeyimin, oturduğumuz mecliste, birinin benden para istediğinde (yüzümün aldığı hali görmüş ve düşüncelerimi okumuş olmalı ki) verdiğim tepkiyi gözlemleyip, ‘’ (Antakya lehçesiyle) Faruk da şimdi, - can değil ki verek- diyor’’ şeklinde yapmış olduğu espriye, içten güldüğümü hatırlıyorum.
Espriyle karışık bir gerçeği de ifade ettiğini ifade edeyim. Maddeyi çok sever olduk dedim ya. Bugünlerde elini taşın altına koyup başkalarının dertleriyle hallenmek, mazide kalmış güzel bir duygu sanki.
Hatta ‘’elini taşın altına koymak yerine, taşın üstüne oturmaya başladık’’ sanki.
Özetle ve kısacası… Rabbim bizleri (özellikle de beni) Müslümanların, kardeşlerinin, sevdiklerinin halleriyle hallenen, Allah’ın rızasını hayatının merkezine koyan, ecrini Allah’tan bekleyen, hakîkî Müslümanlardan eylesin.
Sun’î, yapay içtenliklere de gerek yok.
Neden mi? Çünkü herkes her şeyin farkında.