İbni Haldun, mağlup milletlerin zamanla galip milletleri taklit etmeye meylettiğini söyler.
Bu, tarihte birçok defa doğrulanmış önemli bir sosyolojik tespittir. Ancak mutlak bir kural değildir. Toplumların başka bir medeniyeti benimsemesi yalnız askerî veya siyasî üstünlüğe bağlı olmaz. Galibin adaleti, ahlâkı ve insanlığa sunduğu değerler kadar, mağlubun kendi inancına ve medeniyetine olan güveni de belirleyicidir.
Ancak bu kaidenin önemli istisnaları da vardır. Bazı toplumlar savaşmadan da kendilerinden daha ileri gördükleri milletleri model olarak alırken, bazı mağlup milletler ise güçlü bir inanç ve medeniyet şuuruna sahip oldukları için galiplerin kültürüne teslim olmamıştır.
Moğollar ve Haçlılar, İslâm beldelerinde büyük askerî başarılar kazandılar; fakat sergiledikleri vahşet ve katliamlar sebebiyle medeniyetleri Müslümanların gönlünde karşılık bulmadı. Müslümanlar askerî ve siyasî bakımdan geri düşmüş olsalar da ilim, hukuk ve medeniyet bakımından üstün bir birikime sahiptiler. Bu sebeple zamanla Moğollar, mağlup ettikleri İslâm toplumlarının inanç ve medeniyetinden etkilendiler; İslâm potasında eriyerek büyük ölçüde Müslümanlaştılar.
Batı’nın son iki asırdaki askerî ve ekonomik üstünlüğü de sömürgecilik, zulüm ve çifte standartlar sebebiyle birçok toplum tarafından ihtiyatla karşılandı. Bediüzzaman Said Nursî’nin, “Eğer Birinci Dünya Savaşı’nda galip gelseydik onların sefahatini alacaktık.” mealindeki değerlendirmesi de galibiyetin yalnız maddî üstünlüğü değil, hayat tarzını da cazip hâle getirdiğine dikkat çeker.
Kutsallaştırılan İktidarın Yolculuğu
Eski Mısır’da firavunlar ilâhlık iddiasında bulunuyor, Roma’da bazı imparatorlar ilâhlaştırılıyordu. Sâsânî İranı’nda ise hükümdar, “Zıllullah fi’l-arz” anlayışıyla, yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” kabul edilerek sıradan insanların üstünde görülüyordu. Ateş, güneş ve gölge sembollerine kudsiyet yükleyen Mecusî siyaset anlayışı, hükümdarı sorgulanamaz bir makama çıkarıyordu.
Safevîler bu anlayışı benimsediler. Dikkat çekici olan ise Çaldıran’da Safevîleri mağlup eden Osmanlı’nın da zamanla bu siyaset telakkisinin tesirinde kalmasıdır. Demek ki bazen de mağluplardan yanlış fikirler ve yönetim anlayışları da alınabilmektedir. İranlılar ise Osmanlı’dan teknoloji ve teşkilatlanmayı alarak kendilerini geliştirdiler.
Hâkim Değil, Hizmetkâr Olmak
Şüphesiz başlangıçta böyle değildik. Yavuz Sultan Selim’in, Mekke ve Medine’nin anahtarları kendisine teslim edildiğinde “Hâkimü’l-Haremeyn” unvanını reddedip “Hadimü’l-Haremeyn” yani “Mukaddes beldelerin hizmetkarı” unvanını tercih etmesi, İslâm siyaset anlayışının özünü ortaya koymuştur. Gerçek büyüklük hâkim olmakta değil, hizmet etmektedir.
Resûl-i Ekrem’in (asm), “Rum ve Fars kızları size hizmet etmeye başladığında...” ikazı da yalnız lüks ve sefahat tehlikesine değil, yabancı saray kültürünün ve mutlak iktidar anlayışının fark edilmeden benimsenmesine karşı bir ikaz olarak da okunabilir.
Risale-i Nur’da ısrarla vurgulandığı gibi, İslâm’da yönetimin esası meşveret, adalet ve hukuktur. Bediüzzaman’ın ifadesiyle hükümdar, Peygamber Efendimizin (asm) adalet ve meşveret yolunu takip ederse halifedir; aksi hâlde kuvvetini keyfî kullanan bir idareciye dönüşür.
Bugün insanlığın ihtiyacı; kendisini milletin üstünde gören, âdeta kutsayan idareciler değil, hukukun üstünlüğüne bağlı, meşvereti ve şûrâyı esas alan, kuvveti hakta gören ve makamı bir imtiyaz değil, millete hizmet emaneti kabul eden yöneticilerdir. Çünkü kalıcı medeniyetler şahıslarla değil, adalet, hürriyet ve meşveret üzerine kurulan müesseselerle ayakta kalır.