Önceki yazımızda İslâm dünyasının temel bilimlerdeki üstünlüğünü mühendisliğe ve sanayiye taşıyamadığından bahsetmiştik.
Osmanlı’da Batı’nın üstünlüğü fark edildiğinde çözüm daha çok askerî alanda ve silah teknolojisinde arandı. Hâlbuki Batı, sanayi inkılâbına ulaşmadan önce Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçlerinden geçmiş; hukuk, eğitim ve devlet yapısını yeniden inşa etmişti. Dolayısıyla doğrudan silaha ve askeri yapılanmaya yönelmek, meselenin kökünü kavrayamayan eksik bir yaklaşım olarak kaldı.
Şahıs Merkezli Yönetimin Açmazı
Asıl mesele daha derindeydi: İslâm dünyası, devlet ve toplum yönetimine dair sahip olduğu ilmî birikimi kalıcı müesseselere dönüştüremedi. İbni Haldun’un Mukaddime’de devletlerin yükseliş ve çöküşünü ilmî esaslarla açıklaması büyük bir fikrî başarıydı; ancak bu yaklaşım kurumsal yapılara dönüşemedi. Batı ise Atina ve Roma tecrübesinden Magna Carta’ya, oradan da modern parlamenter sisteme uzanan süreçte fikirlerini hukuk ve kurumlarla kalıcı hâle getirdi.
İslâm dünyasında Gazâlî’den Nizamü’l-Mülk’e, Abdülkadir Geylânî’den İmam-ı Rabbânî’ye, Osmanlı’da Ebüssuûd Efendi’den Koçi Bey’e kadar birçok âlim hükümdarlara adaleti, meşvereti ve liyakati tavsiye etti. Ancak bu tavsiyeler kurumsal bir sisteme dönüşemedi. Zaman ve zemin müsaade etmedi. Belki de o zamanlar ihtiyaç son dönemlerdeki kadar şiddetli değildi. Sonuçta adaletli ve ufku geniş bir hükümdar geldiğinde devlet güçlendi; aksi durumda ise kötü yönetim kaçınılmaz oldu. Devletin istikameti müesseselere değil, şahısların karakterine bağlı kaldı.
Bu noktada İmam-ı A’zam’ın adaletsiz yönetime karşı tavrı da dikkat çekicidir. O, keyfî idareye ortak olmayı reddederek hem amelî hem de itikadî bir duruş sergilemiştir. Ne var ki zamanla bu güçlü tavrın hatırası zayıflamış, geriye daha çok fıkhî mirası kalmıştır.
Nasihatten Kurumsal Devlete
Osmanlı, bu eksikliği ancak XVIII ve XIX. yüzyıllarda fark edebildi. Namık Kemal’den Bediüzzaman Said Nursî’ye kadar pek çok mütefekkir, devletin ancak meşrutiyet ve hukuk düzeniyle ayakta kalabileceğini savundu. Bediüzzaman, asırlardır tekrarlanan “adaletli olun, meşveret edin” nasihatini yeterli görmedi. Onun tasavvurundaki meşveret, sadece danışılan bir mekanizma değil; milleti temsil eden, karar alma ve icraatı bağlayıcı yetkiye sahip bir meclisti. Hatta hilâfetin dahi bütün İslâm dünyasını temsil eden böyle bir meclise dayanması gerektiğini ifade etmiştir.
Bu anlayış, nasihatten kuruma, şahıstan müesseseye geçiş çağrısıdır. Bunun tabiî sonucu ise hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve yetkilerin tek elde toplanmamasıdır. Yasama, yürütme ve yargının birbirini dengelediği bir sistem, adaletin şahısların insafına bırakılmasını önleyen en önemli teminattır.
Bugün de kalkınmış ve itibarlı devletleri güçlü kılan, iyi niyetli yöneticilerden ziyade sağlam kurumlar ve işleyen hukuk düzenidir. Kalıcı başarı, şahısları beklemekle değil; adaleti, meşvereti, liyakati ve kuvvetler ayrılığını esas alan müesseseler kurmakla mümkündür.