"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Önce ‘Mabûd’u tanımak

Hüseyin Şahinoğlu
05 Kasım 2020, Perşembe 00:30
İnsanî ve cihanşümul bir zemin üzerine bina edilip gelişen tahkikî iman mesleğinde, en temel prensiplerden birisi “Ma’bud’u tanımaya” ilişkin öncelik ve vurgudur.

Başka bir ifadeyle mabudu yani ibadet edileni tanımaya çalışmak ibadetten, günahlardan kaçınmaktan ve ahlâk esaslarını işlemekten önce gelir. Zira mabudu tanımaya çalışmadan yapılan ibadet sönük kalacağı gibi ahlâk esaslarına riayete teşvik de zayıf ya da tesirsiz kalacaktır. Oysa vicdanî, vahyî, nebevî ve kevnî delil ve burhanlara dayalı olarak mabudu tanıma cehdi içinde yapılan ibadet, gerçek anlamını bulduğu gibi ahlâk esaslarına riayet de oldukça etkili bir sonuç doğuracaktır.

Bu prensip, hem aklın teyit ve tasdik ettiği hem de vahyin delâlet edip önümüze koyduğu bir hakikattir. Aklî bakımdan düşündüğümüzde, bir yetişkin çocuk, söz gelimi, annesini hakkıyla tanımaya çalışır, onun kendisi için yaptığı sayısız fedakârlığı, gerektiğinde canını verecek kadar sergilediği şefkati, tarifsiz sevgiyi bilir, hatırlar, göz önünde bulundurursa; ona karşı evlâtlık vazifesini daha nitelikli, daha samimî ve daha derinlikli yapar. Annesini bu vasıflarıyla tanımayan yahut düşünmeyen bir kişi ise evlâtlık görevinde ciddî zaaflar sergileyebilir, kimi zaman onunla ilgilenmek, onun gönlünü hoş tutmaya çalışmak büyük aksamalara yol açabilir.

Bu örnekte olduğu gibi bir mü’min de, Allah’a iman ettiği halde O’nu kudretiyle, rahmetiyle, keremiyle… tanımaya çalışmaz, yahut O’nun kendisine olan lütuf ve ihsanlarını düşünmezse ibadet ve itaat hayatı çok cılız ve çok sathî kalır.

Bu prensibin vahiy açısından temellendirilmesine gelince, en büyük mesajı “marifetullah” dersi vermek olan Kur’ân’ın bütün âyetleri buna delil olduğu gibi, meselâ, her namazın her rekâtında okuduğumuz yahut okumamız gereken Fatiha Sûresi  de gayet açık olarak bu prensibi sürekli olarak önümüze koymaktadır. Şöyle ki, Fatiha Sûresi’nin ilk dört âyetinde şöyle denilmektedir: “Rahman ve rahim olam Allah’ın adıyla. Hamd, âlemlerin rabbi, rahman, rahim, din gününün (ahiret) sahibi olan Allah’a mahsustur.” Görüldüğü gibi bu âyetler tamamıyla “mabud”u tanıtan, O’nun vasıflarını yani özelliklerini dile getiren âyetlerdir. Kul, bu âyetler ışığında O’nu uluhiyeti, rahmaniyeti yani her türlü ihtiyacı karşılayanın O olduğu, rahimiyeti, yani sonsuz merhameti ve nihayet hesap gününe malikiyeti ve adaleti ile tanıdığında, daha doğrusu tanımaya çalıştığında yani bu süreç içinde olduğunda, beşinci âyette beyan edildiği üzere, “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz” der, demelidir. Diğer bir ifadeyle kul “mabudu” tanımaya çalışmadan, O’nun kendisinde ve âlemde tecelli eden isim ve sıfatlarını tefekkür etmeden, lâyık-ı veçhile “yalnız sana ibadet ederiz” diyemeyecek, dese bile bu ifadesi büyük ölçüde lâfızda kalacaktır.

Peki, kul Ma’budu nasıl tanımaya çalışacaktır?

İfade etmek gerekir ki mabud yani âlemlerin Rabbi olan Allah “vâcibü’l-vücûd” olduğu için tarif gereği “mutlak” yani sınırsızdır. 

O’nun ilmi, kudreti, rahmeti… sınırlandırılamaz. O halde, “O’nu tanımaktan” değil “O’nu tanımaya çalışmaktan” söz edebiliriz. 

O’nu tanımaya çalışmak ise muayyen bir süreyle kayıtlı olmayıp ilelebet devam edecek bir süreçtir. Mü’min, bu sürecin içinde olan ve bunu yaşamaya çalışan, her geçen gün “marifetullah”ta mesafe kat eden kimse demektir.

Bu sürecin sağlıklı yürütülebilmesi, yani her geçen gün ya da her saat marifetullah ufkunda terakki edebilmek için Bediüzzaman’ın ifadesiyle  “üç küllî muarrifi” daima dinlemeye ve anlamaya ihtiyaç vardır: Kâinat, Kur’ân ve Resul-i Ekrem (asm). İlgili âyette belirtildiği üzere  kâinat yani varlık âlemi hem kendi iç dünyamızda (enfüs) hem de dış âlemde (âfâk) gözlenen bütün ‘işaretleriyle’ O’nu tarif edip tanıtıyor. Biz de bu tarifler ve tavsifler ışığında O’nu tanımaya çalışırız. İkinci olarak yine Bediuzzaman’ın ifadesiyle kâinat kitabının tercümesi hükmünde olan Kur’ân’a  kulak verip onu bu amaçla okuyup anlamaya çalışırız. Üçüncü olarak da mi’raca çıkıp bize “rüyet-i cemâlullah” meyvesini getiren Hz. Muhammed’i (asm)  yine aynı zamanda bu niyet içinde dinleyip dersimizi almaya devam ederiz, etmeliyiz.

Sonuç olarak bu “küllî muarriflerin” tarifleri ışığında Rabbimizi tanımaya çalıştığımızda yani hayatımızı bu tarz üzere devam ettirmeye çalıştığımızda hem ibadetlerimiz daha candan ve daha parlak olacak, hem de O’nun emir ve yasakları istikametinde ahlâkî prensiplere yapışmamız daha sağlam ve istikrarlı bir niteliğe kavuşacaktır...

Okunma Sayısı: 795
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ali kılıç

    5.11.2020 02:11:22

    Allah Razı Olsun hocam. Kaleminize sağlık. Çok güzel bir konuyu ele almışsınız.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı