İnsan sadece zahirî duyulardan ibaret değildir. Onun mahiyetinde öyle ince latîfeler vardır ki, henüz vuku bulmamış hâdisâtı adeta evvelden hisseder. Bu latîfelerin en dikkat çekici olanı hiss-i kable’l-vukudur.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu duyguyu bazen sevk-i fıtrî, bazen latîfe-i Rabbaniye, bazen de velâyet ehline mahsus bir keşif olarak tavsif eder: “Rüya-yı sadıka, hiss-i kablelvukuun fazla inkişafıdır. Hiss-i kablelvuku ise, herkeste cüz’î, küllî vardır. …belki bir nevi ilham-ı fıtrî olarak, insan ve hayvanı kader-i İlâhî sevk ediyor.”¹
Herkesin fıtrata ilham olarak dercedilmiş bu his, zaman zaman aklın idrak edemediği hâdiseleri önceden haber verir. Nitekim insan bazen sebebi meçhul bir sıkıntı veya sürur duyar; hâdise daha tezahür etmeden kalbe bir işareti düşer. İşte bu, o latifenin küçük bir tecellisidir.
Üstad Hazretleri bu hissin inkişaf keyfiyeti hakkında şöyle buyurur: “En hafî umûr-u gaybiye vukua geldikte, veyahut vukua yakın olduktan sonra, hiss-i kable’l-vuku’un bir nev’iyle bilinir.”²
“Fakat ehl-i salâhatte ve bahusus ehl-i velâyette bu hiss-i kable’l-vuku fazla inkişaf eder, kerametkârâne, âsârını gösterir.”³
Risale-i Nur talebelerinden bazılarının, Risale-i Nur Külliyatını görmeden evvel içlerinde bir cezb ve yöneliş hissetmeleri, hiss-i kable’l-vukuun en çarpıcı misallerindendir. Üstad der: “Bazı ehl-i velayetin… ileride talebesi olacak zâtları kerametkârane keşfettikleri gibi; Risale-i Nur’un talebelerinin bazı zâtları dahi, çok zaman evvel Said ile alâkadar bir Nur’a hizmet edeceğini hissetmişler.”⁴
Bu ahvâlde, kaderin ince işaretlerinin, ruhlarda önceden okunması gibi esrarlı bir sır müşahede edilir.
Ruhların Ferasetkârâne Mütalâası
Üstad şöyle buyurur: “Hiss-i kable’l-vuku’ ile ruhum o gencin ruhunda okudu.”⁵
Bu okumak, yalnız zahirî mevcudatı değil; ruhların derinliklerinde saklı istidatları ve kaderî yönelişleri fark etmek demektir. Bu hâl, yüksek bir feraset (basiret) tecellisidir.
Hiss-i kable’l-vukuun en vazıh ve musaddak tezahürü rüyâ-yı sadıkalardır. Rüya, kalbin tasaffisi (saflaşması) ile kader levhasından bir parıltı alır. O anda ruh, perde arkasındaki hakikatlere bir pencere açar. Bu sebeple rüya-yı sadıka, istikbale ait ince bir İlâhî ikramdır.
Bazı insanlar, kendi cüz’î iradelerinin ötesinde, fıtrî bir cezbe ile hakikat yoluna sevk olunurlar. Üstad bu esası şöyle beyan eder: “Bazı ehl-i velâyet, fıtratlarının sevkiyle ve isti’datlarının câzibedarlığıyla[...] bir nevî cezbe ile velayet yollarında gider.”⁶
Bu İlâhî sevk, bazen ibadete şiddetli bir iştiyak, bazen menfiden ani bir nefret, bazen de tefekküre sevk eden bir huzursuzluk suretinde tecelli eder. Bu ahvâl, rahmet-i İlâhiyenin kulun kalbine dokunuşlarıdır.
Zamanımızda insan, aklın mizanına sığmayan hakikatleri çoğu kez terk etmiş görünse de, ruh hâlâ bazı hakikatleri akıldan evvel fark eder. Üstad:
“Hediye-i nuraniyeyi, bir hiss-i kable’l-vuku ile benim ruhum hissetmiş, akla haber vermemiş.”⁷ buyurarak bu latîf noktayı ispat eder.
Bazen bir rüya, bir işaret veya bir iç ürpertisi insanı hakikate davet eder. Çünkü: “Sevk-i İlâhî bir işaret-i rahmettir; fıtratın meyli ise Hakk’a davettir.”⁸
Dipnotlar
1- Emirdağ Lahikası II, s. 102
2- Lem’alar, 16. Lema, s. 202.
3- Mektubat, 28. Mektup, s. 405.
4- Kastamonu Lahikası, s. 41.
5- Lem’alar, 26. Lema, 12. Rica, s. 246.
6- Sözler, s. 386.
7- Kastamonu Lahikası, s. 113
8- Mananın hülâsasıdır.