Âlem-i insaniyetin mahiyetinde, sır ve letaif dairesinde öyle ince manevî cihazlar vardır ki, bunlar yalnızca Kur’ân'ın nuruyla anlaşılır ve işletilebilir.
Bunlardan biri de “şaika” latîfesidir. Lügatte; isteklendiren, sevk eden, şevklendiren anlamına gelen şaika, insanı âlî hakikatlere ve ulvî maksatlara yönelten bir latîfedir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: “Beşerin havassü’l-hams-u zâhire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.”¹
Bu ifade, insanın yalnızca görünen beş duyusuyla değil, görünmeyen nice manevî latîfelerle de donatıldığını gösterir. Demek ki şaika, sıradan bir istek değildir; fıtrat-ı İlâhî tarafından insana verilmiş, hakikate yönelmeye kabiliyeti olan bir latîfedir. Tıpkı gözün görmek, kulağın işitmek için yaratılması gibi, şaika da insanı ulvî olana karşı iştiyakla harekete geçirir.
Bu latîfenin güvenilirliği ise, kalbi ve ruhu temiz kalan bir insanda kendini gösterir: İlhamla hakikate yönelen sağlam bir irade ve sevk kaynağı olur. Ancak kalp nurlanmaz ve nefis galebe çalarsa, şaika heva ve hevese alet olur ve şevk istikametini kaybeder.
İman Hizmetinde Şevk ve Şaika
Risale-i Nur’da hizmetin devamı ve inkişafı için en mühim kuvvetlerden biri şevktir. Bu şevki harekete geçiren en önemli latîfe ise şaikadır. Hulusî Yahyagil Barla Lâhikasında yer alan bir mektubunda şöyle diyor: “Mübarek sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebenizin elinden tutuyor; bak bu, bu manaya delalet eder[…] bundaki maksad ve gaye ve hikmetler şunlardır[…] menba'dan menba'a, etekten tepeye, izden yola, hakikattan marifete götürüyor, çıkarıyor. Ziyaret ettiriyor. İstifade ve istifaza ettiriyorsunuz. […]şükür dağının tepesine, şükür çığırının şehrahına, şükr-ü mutlaktaki hakikatla marifete götürüyor ve mebde'de olduğu gibi, müntehada ‘Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr-çiz; acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz’ buyuruyorsunuz.”²
Buradaki “şevk-i mutlak” ifadesi, şaika latîfesinin istikamet üzere çalıştığını ve hizmette kişiyi ileri taşıyan bir kuvvet olduğunu gösterir. İman yolunda yürüyen kişi zaman zaman gaflet, ülfet, tenbellik ve yılgınlık gibi manevî sıkıntılarla karşılaşabilir. İşte bu anlarda şaika devreye girer; gönle arzu, kalbe istek, ruha iştiyak vererek kişiyi yeniden gayrete yönlendirir.
Şaikanın Kıblesi: Marziyat-ı İlÂhiye
Şaika latîfesinin istikametini koruması için yönünün marziyat-ı İlahiyeye çevrilmesi gerekir. Aksi hâlde, şeytanî tuzaklara, nefsanî arzulara ve dünyevî heveslere yönelerek sahibini tehlikeli yollara sürükleyebilir.
Netice olarak şaika, sır, hafi ve ahfâ gibi kalbin derin latîfeleri içinde bir geçit kapısıdır. Şevki doğurur, meyli ilham eder ve kişiyi hayra sürükler. Ama bu yöneliş, yalnızca duygularla değil; iman, marifet ve ihlâs ile beslenirse faydalı olur. Aksi hâlde nefis ve hevânın rüzgârlarında savrulmak kaçınılmazdır.
Bugün, modern dünyanın bunalımlı ortamlarında, ruhumuzun yeniden dirilmesi için şaika latîfesine kulak vermek hayati önemdedir.
Dipnotlar:
1- Mesnevî-i Nuriye, s. 254.
2- Barla Lâhikası, s. 87.