İnsan, fıtratı itibarıyla acz ve fakr ile yoğrulmuştur. Bu acz ve fakrın en latif, en kudsî tercümanı ise duadır.
Dua, kulun Rabbine açılan en hususî ve en samimî kapısıdır. Ancak bu kapı, yalnız dille çalındığında her zaman açılmayabilir. Gafletle söylenen, manası düşünülmeden tekrar edilen sözler, duanın hakikatine tam manasıyla muvafık düşmez. Günümüzde birçok insan dua ettiği hâlde, duasının kabul edilmediğini zannetmektedir. Bunun en mühim sebebi, duanın canlılığını, şuurunu ve ruhunu kaybetmesidir.
Hakikî dua; yalnız dilin değil, kalbin, aklın, ruhun ve bütün latifelerin iştirakiyle yapılan bir ubudiyettir. Nasıl ki ruhsuz bir beden yalnız bir kabuk hükmüne geçer; aynı şekilde ruhsuz ve şuursuz bir dua da sönük ve tesirsiz kalır. Bediüzzaman Said Nursî, sahâbelerin ibadetlerindeki fevkalâde feyzi ve üstünlüğü bu sırra bağlayarak şöyle ifade eder:
“Her okuduğum bir kelime ve dua da ve münâcât da şuurlu ve şiddetli oluyor. Resmî ve ruhsuz olmuyor. Sahâbelerdeki ibadetlerin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır.”¹
Zamanımızda ise dünya meşgalesi kalpleri dağıtmış, ibadetler dahi alışkanlık hâline gelmiştir. Bediüzzaman bu hâli, “İsteksiz, suhre gibi veya usanç-la, yarım yamalak”² sözleriyle tasvir eder. Oysa dua, yalnızca bir talep cümlesi değildir. Dua; kalbin tazarru’u, ruhun letaifiyle acz ve fakrını izhar eden bir ilticası ve vicdanın Hâlık-ı Rahîm’e teveccühüdür. Şuurlu dua ise, manası bilinen, hissedilen ve ubudiyet şuuruyla yapılan hakikî bir niyazdır.
Her bir kelime, kalbin en derin ihtiyacına açılan mübarek bir anahtar hükmünü alır. Bu hâlet, ruhu şiddetle tazarrua sevk eder; kalbi harekete geçirir. Bunun için duanın manası düşünülmeli, gafletten sıyrılarak kalp uyanık hâle getirilmelidir. Kalbin hazır olmadığı bir anda yapılan dua, yalnız dilin hareketinden ibaret kalır.
Duanın ruhu, kulun aczini ve fakrını bütün derinliğiyle hissetmesidir. Bediüzzaman bu hakikati, “Mahiyet-i insaniyede münderic olan acz ve za’f ve fakr madenini işlettirilmeli”³ cümlesiyle ders verir. Dua eden kişi bilmeli ki, boşluğa seslenmemektedir. Nitekim şu ifade bu hakikati teyit eder: “Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir…”⁴
Dua, tekrar ile usanç vermez; bilakis her tekrarında mana derinleşir ve lezzet artar. Çünkü dua bir sırr-ı ubudiyettir. Bu sır Bediüzzaman’ın şu beyanıyla kemale erer: “Dua, bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise hâlisen livechillah olmalı…”⁵
Şuurlu dua, insanı kâinatta daimî bir tefekküre sevk eder. Kul, “Her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp…”⁶ yaşadığında, hayatı başlı başına bir dua hâline dönüşür. Bu hâlin devamı ise ihlâsla mümkündür. Çünkü ihlâs, duanın ruhudur: “Ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları; ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın”⁷
Son olarak, duanın camî ve şümullü olması, “biz” lisanıyla yapılması, ümmet şuurunu kuvvetlendirir. Böyle bir dua; canlı, şuurlu ve ruhlu bir ubudiyet sûretinde semâya yükselir ve rahmet kapılarını çalar.
Dipnotlar
1- Barla Lâhikası, 225. Mektup.
2- Sözler, s. 271
3- Lem’alar, s. 13
4- Sözler, s. 318
5- Age., s. 317
6- Kastamonu Lâhikası, 78. Mektup.
7- Lem’alar, s. 152