Bana "Sen de yaz" dediler.
Neyi yazayım bilmiyorum ki.
Daha çocukluğumda seçmiştim onu galiba. Kim bilir belki de 'seçtirilmişti'.
Kader işte!
7-8 yaşlarındayım zannediyorum. 1980'ler... Şirinevler medresesindeyiz. Çocuk zihnimle hatırladıklarım:
Bana kura çektiriyorlar. "Haydi bakalım! Bu iki kişiden biri olacak. İsimlerini kâğıtlara yazdık. Kim seçsin? Hah şuradaki çocuk! Gel bakalım Turan'ın oğlu İsmail. Sen masumsun. Çek bakalım buradan bir tane. Sen kimi seçersen heyete o girecek."
Belli ki bir mahal meşveret heyeti seçiminde en nihayetinde kuraya kalmış olan bir durum belirlenmek istenmiş.
Benim için bir eğlence tabiî. Ama kader ağlarını örüyor sanki.
Ben onu seçtiydim: Abdullah Eraçıkbaş'ı.
Meğer çok manidar bir 'seçim'miş bu.
Nereden bilebilirdim ki...
Çeyrek asırlık mesai yoldaşımı, müdürümü, ağabeyimi seçtiğimi…
* * *
Yıllar yılları kovaladı. 90'ların sonu, 2000'lerin başı: Üniversite zamanları. Ankara'dan rahmetli Seyfeddin Gültekin abilerle gazetemizin Gençlik Sayfasını aşkla , şevkle çıkarışımızı hatırlarım. Ali Vapurlu Ağabeyin rahle-i tedrisinde... Her hafta heyecanla gazeteye yazılar yollardık.
Rahmetli Abdullah Ağabeyim o zamanlar gazetemizin Yayın Koordinatörü idi. Teşviklerini, müşfik ve titiz yönlendirmelerini hiç unutmam.
Gün geldi "Haydi bakalım İsmail" dedi. "Mezun ol da, gel. Yazı İşlerinde sana vazife verelim."
Serde imam-hatip okulundan kalma hocalık kisvesi de var ya, "Sana imamlık vazifesi de vereceğiz. Gazetede Cuma namazlarını da kıldırırsın inşaallah" demişti.
Neyse mezuniyet sonrası geliş o geliş.
Bir bakıma çok feyizli ihzariye hükmündeki Ankara yıllarından sonra vatana, İstanbul'a avdet. Muhterem Vapurlu Ağabeyimin kulakları çınlasın. "Biz seni vakıf edeceedik, sen gittin gazeteye vakıf oldun" latîfeleşmeleri...
Kendimizi anlatmayalım, affola... Maksat; elimizden tutan abilerimize binler selâm ve de rahmet ola...
* * *
Abdullah Eraçıkbaş.
"Herkes abdullahtır, biz de Allah'ın bir kuluyuz" derdi hep.
Mütevazı, sessiz, derinden ama ince işçilikti onun tarzı. Gönüllere dokunan; maddî manevî fedakârlıkla dolu bir hayat.
Kader ona "koordinasyon" vazifesini biçmişti sanki. Vasfının adamıydı hakikaten. Hani Üstad -meâlen- herkes için heyet-i içmaiyede görünmeye vesile olan bir makam/mertebe vardır, eğer o makam kamet-i kıymetinden aşağıda ise onda görünmek için tevazu edip eğilecek, der ya.. Onda da öyle bir hâl vardı sanki.
Yayın koordinatörlüğü fıtrî vazifesi gibiydi. Yazmaktan çok okurdu elbette. O pek yazmadı ama gazetede, neşriyatımızda yayınlanan hemen her yazının arkasında vardır desek çok da mübalağa etmemiş oluruz. Yazdı mı da öz yazar, veciz ifade ederdi.
Gençlerin elinden tutmaya, kabiliyetleri doğrultusunda istihdamlarına çok ehemmiyet verirdi. Bunu sağlığında fiilen gösterdi. Nice gençler onunla yürüdü, onun ardından yürüdü; maddî manevî ellerinden tutan müşfik bir baba gibiydi aynı zamanda.
* * *
2013'te Gazetemizin Yayın Koordinatörlüğü'nden Neşriyat Araştırma Merkezi Koordinatörlüğü'ne getirildiğinde beni de ardından götürmüştü. Neredeyse bir 10 yıl da Risale-i Nur neşriyatında beraberdik. Risale-i Nur'a bandrol engeli ve devlet tekeli süreçlerini beraber yaşadık. Ama nihayetinde Gazetemizin ferasetli basiretli mücadelesiyle hürriyetine kavuşan Nurları, bir Hatıra Külliyat ile taçlandırma hizmetinde bulunmak da nasip olmuştu.
Risale-i Nur neşriyatında güzel gelişmelerin kaydedilmesine vesile oldu Abdullah Ağabey. Defter-i hasenatı hâlâ açık. 'Bir şeye sebep olan, işleyen gibidir.' Yapılan güzel işlerden hisse almaya devam edecek inşaallah.
Ne yazayım derken buraya kadar geldik. Aslında söylenecek çok şey var elbet. Lâkin bir nevi 'son sözü' o söyleyip gitmedi mi zaten? Gittiği yere beni de götürüyor demiştim ya. Bu seferkine hepimizi götürecek bir gün şüphesiz.
"Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var."
Rabbim ders ve ibret alanlardan eylesin.
Ruhun şad, mekânın Cennet olsun ağabeyim!