Âdem Bey: “Bir ümmet peygamberden sonra ihtilâfa düşerse, muhakkak hakkı tutmayan ehl-i fesat ve dalâlet, hak ehline galip gelir.” Hadisini nasıl açıklayabiliriz?
Haksızlar Galip Gelir
Hadisin Arapça metni şöyledir: “Ma’htelefet ümmetün ba’de nebiyyihâ illa zahera ehlü bâtılıha alâ ehl-i hakkıha.” Hadis Camiü-s-Sağir’de geçiyor. Hadisi Taberanî Evsat’ında bildirmiştir. İbni Ömer’in hadisidir.
Yani, “Ümmet Peygamberinden (asm) sonra ihtilâfa düşmüşse, mutlaka o ümmetten batıl ehli olanlar hak ehli olanlara galip gelmiştir.”1 Kısaca, “Ümmetim arasında ihtilâf çıkarsa haksızlar galip gelir.”
Metin hadis midir, değil midir, doğrusu emin olma imkânımız yoktur...
Ama biz hadis olduğu mülahazasıyla hadisi ele alalım.
Hadis değilse de önemli bir söz olsa gerektir.
Haksız İnsafsızdır
Bediüzzaman bir Rusya hatırasını şöyle anlatıyor:
"Bundan on beş sene evvel Rusya'nın şimalinde esir olduğum zaman doksan esir zabitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntı ve ruh darlığından çok münakaşalar, gürültüler oluyordu. Umumun bana karşı ziyade hürmetleri olduğundan teskin ediyordum. Sonra, sükûneti muhafaza için dört-beş zabiti tâyin ettim. Ve dedim; “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.' Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı.
Benden soruldu: 'Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?' "
"Demiştim ki: 'Haksız insafsızdır. Bir dirhem menfaatini kırk dirhem istirahat-ı umumiye için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet-i umumiyedeki kırk dirhem arkadaşının menfaatine feda eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iade edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirâhat eder. Eğer, haklıya muâvenet edilse, gürültü daha ziyadeleşecek. Bu nev' hayat-ı içtimâiyede, menfaat-ı umumiyenin ehemmiyeti nazara alınır."2
Haksızı mı Savunalım?
Haksız menfaatperesttir. Eğer karşısında birisi hakkı savunuyorsa oturup düşünmelidir. Bile bile haksız tarafı savunan kişi ya menfaatperesttir, ya çıkarcıdır, ya düşüncesizdir, ya pervasızdır, ya insafsızdır, ya hayasızdır…. Ama haklı değildir.
Hak için şart olan temel argümanlar ise düşüncedir, samimiyettir, insaftır, iz’andır, ahlâktır, dürüstlüktür, bilgidir, belgedir, kitaptır, metindir.
Öte yandan, hakkın “hakkı”, sürekli galebe etmesi değildir. Keşke böyle olsa. Ama maalesef! Hemen bütün peygamberler çok az insanların imanları ile ömür geçirdiler.
Hak, çoğu zaman haksız kadar pervasız ve acımasız değildir. Hakkı ortaya koyar ve susar. Muhatabın hakkı anlamasını bekler. Peygamberler böyle çalışmışlardır. Hep haklı oldukları halde, pek kabul görmeyen taraf olmuşlardır.
Güç, haksız tarafın elinde olagelmiştir.
Haklının ise genellikle güce ihtiyacı yoktur. Ona güç olarak da hak yeter! Muhatap anlamıyorsa, yine anlatmaya çalışır.
Ancak hakkı anlamanın başka ölçütleri de vardır: Tek ölçüt onun herkesçe kabulü veya reddi değildir. Öncelikle akıl, iz’an, düşünce ve mes’elenin hak olduğunun anlaşıldığı temel argümanlar olmalıdır.
Müslümanlar veya cemaatler arası ihtilâflarda hakkı veya haksızı aramak ise, esasen şık da değildir. Çünkü bu, çoğunlukla tercih meselesi olabilir. Müslüman’ın benimsediği tarafta haksızlık varsa -ki olabilir- insafla gerçekler anlatılır.
Bunun için kızmak ve incitmek de doğru olmaz. Bize düşen, dilimiz döndüğünce hakkı anlatmaktan ibarettir.
Dipnotlar:
1- Camiü’s-Sağir, 4/1468 (3361)
2- Lem'alar, Yirmi Sekizinci Lem'a, Bir Tenbih.