29 Ağustos 2014, Cuma
Bütün zerrâtıyla Hakîm isminin ihatası ve tecelliyâtı altında bulunan şu hikmet ve imtihan dünyasında, her şey ve her iş bir vesileye, bir vasıtaya dayalı olarak işliyor, dönüyor, oluyor, bitiyor...
Bu nokta hayır-şer, hak-batıl, iyi-kötü fark etmiyor. Hepsi de sebepler tahtında gelişiyor, vesile-vasıta ile bağlantılı olarak cereyan ediyor.
Çok önemli bir husus da şudur ki: Netice ve âkıbet noktası itibariyle, her şerde dahi bir hayır vardır.
* * *
Demek ki, şu hikmet ve sebepler dünyasında, bizler de her işimizi bir vesileye, bir vasıtaya istinaden yapabiliriz ancak. Başka türlü olmaz, olamaz.
Madem öyle, o halde bilhassa dikkat edilecek nokta şudur: Vesilemiz hak, vâsıtamız meşrû olsun.
Evet, bizi mesul tutan temel nokta budur. Bizler, daima hak ve meşrû olanı tercih etmek durumundayız.
Zira, dâvâsı hak olanın, vesilesi de hak olması lâzım. Aksi halde, hak yerini bulmaz. Dahası, dâvâsı bâtıl olduğu halde, vesilesi hak olanlar, şu hikmet dünyasında çoğu zaman kuvvet bulur, üstün gelir, galip olur...
Çünkü, hikmet nazarında galibiyet, dâvânın değil, vesilenin hak oluşuna bakan, ona vâbestedir.
İnancın, dâvânın hak, ya da bâtıl oluşunun cezâ veya mükâfat olarak karşılığı, burada değil, öbür dünyadadır.
Dolayısıyla, bu dünyadaki kuvvet ve üstünlük, vesilenin hak, vasıtanın doğru oluşuna bağlanmış, endekslenmiş durumda.
Sürgün-zindan dahi birer ilânât
Bu zamanda vekil-i Nebevî, vâris-i Resûl ve dellâl-ı Kur’ân olduğuna inandığımız Bediüzzaman Hazretleri, hayatının çoğunu hapis, sürgün, zindan, mahkemelerde geçirdiği halde, bundan şekvâ etmemiş, şikâyetçi olmamış. Tam aksine, zahiren şer gibi görünen bu hadiselerin perde arkasında gizlenmiş olan hayır ve hikmet noktalarını düşünüp nazara vererek teselli bulmuş, talebelerini de teselliye çalışmış. İşte, kendi ifadeleri:
“Bu zamanda Nurlar’la hizmet-i imâniye, her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celb etmekle olur. İşte, hapsimizle, Nurlar’a nazar-ı dikkat celb olunur, bir ilânat hükmüne geçer.” (Lem’âlar, s. 265)
Fevkalâde düşündürücü bir nokta: Hapse girmek, mahkemelik olmak, zindanda işkence çekmek dahi ilânât hizmetine bir vesile, bir vâsıta olduğuna göre, bu hak dâvâyı her gün binlerce insana duyurmaya, nazar-ı dikkatleri o Risâlelere celp etmeye çalışan bir gazete ve sair neşriyat hizmetleri neden bir vesile-i hak sayılmasın? Ve dahi, bunlara nasıl karşı gelinebilir?
Neyse, aynı nokta üzerinde biraz daha tahşidat yapalım. Diyor ki Üstad:
“Hem, meselemizi (mahkemeyi) uzatmada, Nurlar’a nazar-ı dikkati geniş bir dairede celb etmesinden, onları okumasına bir umumî dâvet ve resmî bir ilânat hükmünde, işiten müştakların okumak heveslerini tahrik ettiğinden, sıkıntımızdan, zarardan yüz derece ziyade bize ve ehl-i imâna menfaatlere vesiledir.” (Şuâlar, s. 443)
Evet, zâhiren şer ve musîbet olarak görünen hadiseler bile hak olan bir hizmete vesile sayıldığına ve bunlardan müteşekki olunmadığına göre, o hak dâvâ için müsbet ve meşrû olan sâir vasıtalara nasıl karşı gelinebilir?
Müsbet vesilelere, meşrû ilânât vasıtalarına karşı gelmek, aynı zamanda o hak dâvâya da karşı gelmek mânâ ve mahiyetini taşımaz mı?
Şayet “Hayır, taşımaz” diyen varsa, o takdirse vesilesiz-vâsıtasız şekilde vücuda gelen bir tek hizmet misâlini göstersin. Kesinlikle gösteremez. Dahası, yoktur ve olamaz. Çünkü, kànun-u adetullaha aykırı.
Vesile, gaye yerine geçmemeli
Daha evvel de, çeşitli vesilelerle temas ettiğimiz son derece önemli bir diğer husus da şudur ki:
Hiçbir yerde, hiçbir zaman ve hiçbir sûrette vâsıta ile dâvâyı, vesile ile gayeyi birbirine karıştırmamalı. Bunların yerini ve sıralamasını asla değiştirmemeli. Daima özelliklerinin farkında olarak konuşup yazmalı. Aksi halde, kişiyi vebâl altına sokar.
Burada, asıl dâvâ ve temel gaye din-i İslâmdır, rızâ-yı İlâhîdir, imân ve Kur’ân hakikatleridir.
Bunların dışındaki hemen her şey, vesile-vâsıtadan ibarettir.
Dolayısıyla, gazete ve sâir neşriyat unsurları da birer vesiledir, vasıtadır.
İşte, tam da bu noktada nazara vermek istediğimiz husus şudur: Hak dâvâya, temel gayeye hizmet eden, bir nevî ilânât vazifesi gören gazete gibi bir vesileye karşı gelinmez, gelinmemeli. Bu vesile yok edilmeye çalışılmamalı. Varsa şayet bir eksiği-yanlışı (ki, pekâlâ olabilir), bunların tamamlanması ve düzeltilmesi cihetine gidilmeli.
Yok, hem yapıcı olmuyor, hem daha iyisini gösteremiyor ve sadece tenkit edip duruyorsan, emin ol ki, bu yaptığın en azından hizmet değil.
Evet, bir vesileyi beğenmeyen kimse, ya daha iyi, daha faydalı bir vesileyi ihdas etmeli, ya da hiç olmazsa yıkıcı tenkitlerden uzak durmalı.
* * *
Evet, gazete bir vesile, bir vasıta olduğu için, buna ihtiyaç duymayanların, alıp okumayanların tercihine dahi saygı duyulabilir. Olabilir. O kimse başka vesilelerle hizmet ediyordur, diye düşünülebilir.
Fakat, hak ve meşrû olan bir gazetenin ilânât noktasındaki hizmetini küçümsemeye çalışmak, hele hele ona hasmâne bir nazarla bakmak, hiçbir şekilde saygı ile, musamaha ile karşılanamaz.
Yani, vesilenin reddi dahi doğru değilken, tutup bir de düşmanlık etmek, kabul edilebilir bir davranış değil ve olamaz.
Cenâb-ı Hak, bizleri ya hayır söyleyen, ya da susmayı tercih eden kullarından eylesin.
@salihoglulatif’ten
Başarılı akademisyenlerin siyasî liderlikte başarılı olduğu bizde görülmüş değil.
Hepsi de Prof. olan Şemsettin Günaltay, Erdal İnönü, Tansu Çiller gibi.
Bakalım Prof. Ahmet Davutoğlu ne yapacak...
Okunma Sayısı: 2275
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.