Bir gün Mustafa Türkmenoğlu, Bediüzzaman Said Nursî’nin ziyaretine gider. Bediüzzaman ona Yirmi Üçüncü Söz’den bir yer okur. Okunan bölümde hayalî bir olay şöyle anlatılır:
“Hızlı giden bir şimendiferin her iki yanında açılan delikler ve o deliklerden görünen cazibedar çiçekler ve leziz meyveler var” diye okur.
Sonra devamla, o hayalî olayda çiçeklere ve meyvelere elini uzatıp koparmaya çalıştığında, şimendifer çok hızlı gittiğinden elinin kanadığını söyler. Mustafa Türkmenoğlu dersi dinlerken kendi kendine: “Acaba okunan yer hayal mi?” diye düşünür. Bediüzzaman, Mustafa’ya dönerek:
“Bak kardeşim, bu hayal değil; hakikattir” deyince Mustafa şaşırıp kalır. Bediüzzaman, hayal diye bir şeyin olmadığını, sırf tenkit edilmesin diye öyle yazdığını söyler.
Başka bir gün yine Mustafa, Bediüzzaman’ın ziyaretine gider. Bediüzzaman yaptığı derste “tayy-ı zaman, bast-ı mekân” olayını anlatır. Daha iyi anlaması için de örnekler verir. Bediüzzaman, Mustafa’nın anlamadığını görünce konuyu bir daha tekrar ederek anlatır. Buna rağmen Mustafa yine anlamaz. Mustafa, konuyu anlamamasının sebebini uzun süre uykusuzluğu, uzun bir yoldan gelmiş olması ve ardında çok yorgun olmasına bağlar.
Bediüzzaman, Mustafa’nın anlamasını sağlamak için “tayy-ı zaman ve bast-ı mekân”ı; önce zaman ve mekânın mahiyetini anlatarak, sonra zaman atlamayı ve mekânın genişlemesini örnekler vererek açıklar. Bediüzzaman teferruatlı anlatmasına rağmen Mustafa kendini toparlayamaz ve konuyu yine anlamaz.
Bediüzzaman, Mustafa’nın anlayabilmesi için şöyle devam eder:
“Uzun zamanda olması gereken şeylerin kısa zamanda gerçekleşmesi.” diyerek bir örnek verir.
“On iki saatte olması gereken bir işin bir saate, bir saatte olması gereken bir işin bir dakikada olması gibi” diye anlatır. Sonra kendinden örnek vererek: “On iki saatte yapmam gereken bir işi bir saatte yaptım” diye açıklar.
Mustafa, Bediüzzaman’ın yanına gelirken yolda çok üşümüştür. Üşüme, üzerinde bir halsizlik ve bir ağırlık bırakmıştır. Mustafa, Bediüzzaman’ın çok yönlü açıklamalarına rağmen konuyu bir türlü anlayamaz.
Bediüzzaman, talebesinin anlaması için çok değişik örnekler vermeye devam eder. Farklı yollarla konuyu müşahhas örneklerle dile getirerek anlamasını sağlamaya çalışır. Bediüzzaman, son bir defa daha sindire sindire konuyu anlatır. Mustafa, sanki algısı kapanmış, beyni durmuş gibi kafasına hiçbir açıklama ve örnek girmemektedir.
Bediüzzaman, sonunda bakar ki Mustafa konuyu bir türlü anlamıyor:
“Kardeşim, ben anlatamıyorum” der.
Mustafa, Bediüzzaman’ın bu sözü üzerine çok utanır ve onu çok yorduğu için çok üzülür.
Mustafa Türkmenoğlu’nu Bediüzzaman’ın “Ben anlatamıyorum” sözü çok etkilemiş ve ömür boyu bu ânı unutamamıştır. Esasında Mustafa, Bediüzzaman’ın ona kızacağını, zekâ olarak yetersiz olduğunu söyleyeceğini ve onu kovacağını beklerken; anlayışı ve sabrı karşısında Bediüzzaman’a olan hayranlığı bir kat daha artmıştır. Mustafa, her defasında Bediüzzaman’da bulduğu farklı özellikler sayesinde ona daha çok bağlanmıştır. Bediüzzaman’ı ziyaret eden binlerce ziyaretçinin anlattığı ortak bir nokta şudur: “Karşısındaki insana çok değer verirdi.”
Bediüzzaman, Risale-i Nurlarla dünyanın karanlık yüzünü aydınlattığı gibi, insanlarla olan ilişkilerinde de gönüllerde adeta aşk düzeyinde taht kurmuştu.
Kaynak:
İbrahim Kaygusuz – Mustafa Türkmenoğlu