Tarih, Ortadoğu’nun kan ve gözyaşıyla dolu sayfaları arasında, barış ve kardeşlik adına atılan umut verici adımları da saklar.
O adımlardan biri, 8 Temmuz 1937’de Tahran’daki Sadabat Sarayı’nda atıldı. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan; sınır güvenliği, karşılıklı saygı ve barış içinde yaşama iradesiyle Sadabat Paktı’nı imzaladılar.
Bu, Müslüman milletlerin “biz varız” deme cesaretinin sembolüydü. Aradan yıllar geçti. 1955’te bu ruh Bağdat Paktı ile yeniden canlandı. Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’ın öncülüğünde kurulan bu ittifak, sadece askerî bir anlaşma değil; aynı zamanda bir medeniyet dayanışması idi.
Bediüzzaman Said Nursî bu gelişmeyi, “İttihad-ı İslâm’ın mukaddimesi” olarak nitelendirdi ve şöyle dedi: “Dört yüz milyon Müslümanın sulh-u umumîsine bir başlangıçtır.”
O dönem Başbakanı Adnan Menderes de aynı heyecanı paylaşıyordu. Bağdat dönüşü şu tarihî sözleri söylemişti: “Bugün sevincimden uçacak gibiyim. Bağdat’ta İslâm âleminin ittifakının çekirdeğini ektik.”
Bu ifadeler, bir diplomatik başarıdan ziyade, bir ümmet vizyonunu yansıtıyordu. Ne yazık ki bu kardeşlik girişimi uzun ömürlü olamadı. Irak Kralı Faysal ve Başbakan Nuri Said Paşa katledildi, Menderes ve arkadaşları idam edildi. Pakistan’da benzer senaryolar sahnelendi. Pakt yaşadı, ama ruhu öldürüldü.
Dıştaki birlik, içerideki barıştan doğar. Cemaatler, mezhepler ve milletler kendi aralarında adalet, meşveret ve kardeşliği tesis etmeden, hiçbir siyasî birlik kalıcı olamaz. Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda tablo acı verici: mezhep kavgaları, etnik ayrılıklar, dış müdahaleler…
Peki, bu dağınıklığın sebebi sadece dış mihraklar mı? Elbette hayır. En büyük engel içimizdeki tefrika virüsüdür. Aynı coğrafyanın çocukları farklı kamplarda birbirine silâh doğrultuyor. Kendi öz kardeşinin hakkını, hukukunu, mirasını gözetmeyenler; “İslâm birliği neden olmuyor?” diye şikâyet ediyor. Bu yüzden her zamankinden daha çok, iman, adalet ve kardeşlik temelli bir dayanışmaya ihtiyaç var.
Yeni bir pakt, sadece devletler arasında değil; ümmetin vicdanında kurulmalıdır. Bu birlik hiçbir mezhebi, etnik kimliği veya fikri dışlamamalıdır. Türk’üyle, Arap’ıyla, Fars’ıyla, Kürd’üyle; Sünnîsiyle, Alevîsiyle hepimiz aynı iman kardeşliğinin mensubuyuz. Birlik, kavmiyetçilik değil; “Hakikî, Müsbet ve Kudsî Milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet Milliyeti” üzerine bina edilmelidir. Bölge ülkeleri, önce kendi içlerinde adalet ve hürriyeti tesis etmeli, sonra el ele vererek ortak bir refah ve sulh düzeni kurmalıdır.
Yani birliğimizin temeli kavim değil, iman kardeşliğidir. Gerçek birlik, siyasî anlaşmalardan önce kalplerde başlar. İman hizmeti, insanın kalbinde başlayan bir inkılaptır; siyasî değil, manevî bir birlik inşa eder. Bu manevî temel olmadan kurulan ittifakların ömrü kısa olur. Bağdat Paktı’nın akıbeti bunun en açık örneğidir.
Bugün İslâm’ın ve insanlığın aradığı şey, yeni bir Bağdat Paktı’dır; ama bu kez sadece kâğıt üzerinde değil, kalplerde imzalanmış bir pakt olmalıdır. Bölge ülkeleri önce kendi içlerinde barışı bulmalı, sonra el ele vererek ortak bir adalet ve refah düzeni kurmalıdır.
Yeni bir Sadabat ruhu, bu asrın en büyük vazifesidir. Ve bu vazife, siyasetten önce, her birimizin kendi ailesinde, mahallesinde ve gönlünde başlayacak bir inkılaptır.