Tarihte hiçbir büyük güç, en kıymetli sermayesini karşılıksız dağıtmamıştır.
Toprak, altın, petrol, silâh… Hepsi mutlaka bir bedel karşılığında verilmiştir. Bugün ise bambaşka bir şeyle karşı karşıyayız: “Akıl” dağıtılıyor. Hem de hızlı, sınırsız ve ücretsiz. Bu noktada durup düşünmek gerekmez mi?
Bediüzzaman Said Nursî, asrın en büyük hastalıklarını sayarken “aklını başkasının cebine koymayı” başa koyar. Risale-i Nur’un temel vurgularından biri şudur: İnsan, aklı, iradesi ve muhakemesiyle insandır. O hâlde milyarlarca dolarlık altyapılarla kurulan bir teknolojinin hiçbir karşılık beklemeden insanlığın önüne serilmesi, sadece teknik bir ilerleme olarak izah edilemez.
Meseleyi “teknoloji nimettir” kolaycılığıyla geçiştiremeyiz. Çünkü nimet, şükür ve mesuliyet ister. Sorumsuzca sunulan her güç, başka bir maksada işaret eder. Burada ilk tehlike şudur: Bugün yapay zekâyı kullanan milyonlar, farkında olmadan onu eğitmektedir. Yanlışını düzelten, doğrusunu gösteren, daha iyisini talep eden her kullanıcı, küresel ölçekte bir emeğin parçası hâline gelmektedir.
"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm Sûresi: 39) Üstada göre sa'y asıl ve esastır. Burada ise insanlık, kendi muhakemesine alternatif olacak bir mekanizmayı ücretsiz olarak inşa etmektedir. Bu yalnızca iktisadî değil, aynı zamanda ontolojik bir problemdir: İnsan, kendi aklının yerine geçecek bir sistemin ustası hâline gelmektedir.
İkinci tehlike, akıl tembelliğidir. Üstad, istibdadı sadece siyasî baskı olarak görmez; zihinde başlayan istibdadın çok daha tehlikeli olduğunu söyler. Düşünme zahmeti ortadan kalktıkça muhakeme kası zayıflar. İnsan artık düşünmez, cevap tüketir. Bu hâl, Risale-i Nur’un “taklidî iman” diye tarif ettiği duruma benzer: Hazır, sorgulanmayan ve emeksiz edinilen bilgi.
Üçüncü mesele, hakikatin tek merkeze bağlanmasıdır. Risale-i Nur meşvereti ve çoğul aklı esas alır. Hakikat bir kişinin ya da bir merkezin tekelinde olamaz. Bugün doğru ve yanlışın tek bir dijital kapıdan sorulması, fikrî istibdadın yeni bir biçimidir: Zorla değil, hız ve konforla kurulan bir tahakküm.
Son olarak dijital tekel meselesi vardır. Üstadın defalarca ikaz ettiği gibi, tek elde toplanan güç zulüm doğurur. Bugün mesele madenler değil, zihin altyapılarıdır. Eğitimden hukuka kadar her alan birkaç küresel merkeze bağlandığında bu, klasik sömürgeciliğin dijital versiyonudur. Modern köleliğin sistemsel ve küresel hale gelmesidir.
Mesele yapay zekâyı reddetmek değildir. Mesele, onu aklımıza hizmetkâr mı yaptığımız, yoksa aklımıza vekil mi tayin ettiğimizdir. Yoksa aklımızı yapay zekânın cebine mi koyuyoruz? Çünkü akıl bedava dağıtılmaz. Dağıtılıyorsa, mutlaka bir bedeli vardır. Ve o bedel, çoğu zaman sonradan tahsil edilir.