"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Avrupa Birliği karşısında Türkiye

Mustafa Eren BOZOKLU
05 Kasım 2020, Perşembe
AB üyeliği konusunda bazı kesimler üyeliğin değil, belki AB standartlarının elde edilmesinin daha doğru olacağını dillendiriyorlar.

Genel olarak Ulusalcı-Milliyetçi kesim oldukları gözlenen bu çevreler bunun hem daha ‘garanti’li olan yol hem de Avrupa ile olan dinî ve kültür farklılığımızın derin bir mesafe olmasının AB üyeliğinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğinin temel sebebi olduğunu vurguluyorlar. Bu yaklaşım bir yandan radikal olsun ılımlı olsun Siyasal İslâmcı topluluklarca da bir düzeyde kabul görüyor.

Öncelikle Türkiye’nin dinamikleri ve tarihî tecrübesinin bu kriterleri kendi kendisine elde edebilmesinin oldukça zor olduğunu göstermektedir. Bu fikirde buluşanların iki farklı konumu var: Birincisi, yani ulusalcı ve milliyetçi kesim, herşeye olduğu gibi AB’ye de Kemalizm açısından bakmaktadır. Türkiye, kuruluşunda, o zaman varolan cumhuriyet tiplerinden Tek Partili ve milliyetçi-faşist olanı tercih etmiş ve kurucu ve kurgulayıcı paradigma olan Atatürk İlkeleri bağlamında iç ve dış siyasetini düzenlemiştir. 

Fikret Başkaya’nın tabiri ile ‘asıl devlet partisi’ olarak ülkeyi alttan yöneten bu kesim; çok partili dönem sonrasında iktidarda olmasa bile seçilmiş hükümetleri taşeronları olarak kullanmakta; kullanamadığında da farklı şekillerde -askerî, bürokratik, medya, ekonomik, vs- darbelerle hükümeti devirmekte veya baskı kurarak hizaya getirmektedir. Bu kesim, devleti kendi mülkleri saymaktadır. Demokrasi ve cumhuriyet şekil olarak korunmakta; gerçekte bu kesimin garantisi olan ve Cumhuriyetimizi bir vesayet kurumuna çeviren ve Anayasa tarafndan koruma altına alınan Kemalist İdeoloji (Atatürk İlkeleri) devam ettirilmektedir. AB temelde tam da bu vesayet cumhuriyetini kendi prensiplerine aykırı bulmaktadır. Seçilmişler ve halk, isteseler de, bu ideoloji gömleğini üzerinden çıkaramaz. Bir Batılılaşma projesi olduğu söylenen Kemalist Cumhuriyet(in gizli sahipleri), kendi içinde, kendi çöplüğünde kalmayı tercih etmekte; ulusallığa ve ulusal çıkarlara gönderme yaparak biçimleri ve muhtevaları ile AB mekanizmalarına düşmanlık etmektedir.

Bu vesayetçi kesimin elinde tuttuğu cumhuriyeti yönetmesi günden güne zorlaşmaktadır. Bu zorluklar, çoğunlukla dışarıdan kaynaklanmaktadır. Meselâ SSCB’nin işgalci yönelimi yani komünist tehlike bizi NATO’ya, Avrupa’ya ve ABD’ye yakınlaşmak zorunda bıraktığı gibi Yunanistan’ın Ortak Pazara başvurusuna karşılık vermek zorunluluğu da AB’ye varan sürece katılmaya mecbur bırakmıştı. İşte Avrupa Birliği’ne katılma konusunda hiç niyetleri olmadığı halde bu kesimin konjonktürel olarak mecbur kalışı, bizim bu günlere gelmemizin yolunu açtı. Ülkeye gerçek ve vesayetten kurtulmuş bir demokrasi ve hürriyetin gelmesi için bu kesimin manevra alanını daraltmak ve siyasî ve ekonomik olarak insanî standartları elde edebilmek için AB’ye katılmak gerekmektedir. AB’ye katılım süreci ülkeye yeterli bir motivasyon ve doğru zeminde tartışma imkânı verecektir; nitekim bu motivasyonun nasıl olumlu sonuçlar getirdiği ülkenin 2004-2007 arasında AB müktesebatının uyumlaştırılması çabasına girdiği süreçte ekonomik, hukukî ve siyasî sinerjisinin gözle görülür şekilde artması ile bir kez daha ispatlanmıştır. Türkiye’nin bir egemenlik problemi olmasa da Türk halkının bir egemenlik problemi olduğu; ülke egemenliğinin halka rağmen birileri tarafından kullanılmaya çalışıldığı darbelere ve darbe dönemi uygulamalarına bakılarak anlaşılabilir.

Avrupa ile olan dinî ve kültür farklılığımız düzeyinin AB üyeliğinin gerçekleşemeyeceğinin temel sebebi olduğunu vurgulayan bir diğer kesim (radikal olsun, ılımlı olsun, Siyasal İslâamcı topluluklar) ise daha sathî bir değerlendirme yapmaktadır. 

Öncelikle Avrupa ile tarihî, kültür ve dinî farklılıklarımızın bulunduğu doğrudur; ancak yine Avrupa ile kültür, dinî ve tarihî olarak yakın olan taraflarımızın ve bir birlikteliğimizin bulunduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Bu husus kritiktir ve gözardı edilemez.

Osmanlı, yaklaşık dörtyüz yılı aşkın bir süre Avrupa’da varolmuştur. Bu 400 sene içinde çoğunlukla barış ve adalet eksenli bir politika izlemiştir. Avrupa halklarının Osmanlı yönetimi ile çoğunlukla bir problemi olmamıştır. Avrupa ile aramızda, her açıdan, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte tam 500 yıllık bir tecrübe yaşanmıştır. Kilise tarafından yönlendirilen son haçlı seferi bundan 500 yıl önce gerçekleşmiştir. Kapitülasyonlar ve Balta Limanı Anlaşması gibi metinlerle Avrupa ile bir nevi Gümrük Birliği eskiden beri uygulanmıştır, uygulanmaktadır.

“Çok kültürlülük” AB için bir zaaf değil, bilâkis AB’nin temel temasıdır. AB, çok farklı yaklaşım ve yaşama biçiminin beraber bulunmasını yani “diyaloji”yi sağlamaya çalışanlarca kurgulanmıştır. -Yeni- Avrupa dediğimizde Hıristiyan, Yahudi, Müslüman… unsurların hem birbirleri ile beraber yaşamaya çalışmaları hem de rekabet etmeleri ile ortaya çıkmış ve dönüşmüş bir anakaradan bahsediyoruz demektir. Avrupa’da Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve Felsefe Devrimi’nin bir tarafında Avrupalılar varsa diğer tarafında dış unsur olarak Osmanlı ve Müslümanlar vardır. Bu bakımdan özellikle Müslüman-Hıristiyan buluşmasının ve önyargıların giderilmesinin en uygun zemini hiç kuşkusuz Avrupa Birliği’ üyeliğidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in Al-i İmran Sûresi’nde “De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim” demektedir. Ehl-i Kitap ile Medine Vesikası’nı üreten peygamber yaklaşımı bu âyetten ve daha başka âyetlerden ışık almaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî “Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü, küfr-ü mutlak hücum ediyor.” 1 demektedir. “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” Âyetini ise; Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyle ilgili yasağın, ancak onların Yahudilik veya Hıristiyanlığı İslâm’dan ayıran hususiyetleri itibariyledir şeklinde açıklar. Nasıl bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir Yahudinin veya Hıristiyanın bütün sıfatları da gayr-i İslâmî değildir. Eğer Müslümanlar bir Yahudi veya Hıristiyanda İslâmiyete uygun olan nitelikler bulurlarsa, onların bu niteliklerini takdirle karşılamaları gerekir. Yahudi ve Hıristiyanlarla birlikteliğin temelini bu iyi nitelikler teşkil edecektir. Said Nursî, “Bir Müslüman, bir Yahudi veya Hıristiyanı sevebilir mi?” sorusunu gündeme getirerek “Ehl-i Kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin” der. 

Onun görüşünce, Kur’ânî yasaklama usûlü âmm yani umumî, genel değil, mutlaktır, yani sınırlandırılabilir; mutlak ise, kayıt altına alınabilir.

Avrupalı, önce bir beşaret olarak ortaya çıkan sonrasında bir zorbaya dönüşen Kilisenin hâkimiyetini kırmak üzere laik ve seküler yapıya tutunmuş, ancak yine de kültür olarak dinine mutaassıp kalmıştır. Hıristiyan ve Yahudi kesimle buluşup dinsizliğe karşı beraber hareket edebilmek için hem Kur’ân’ın ilgili âyetleri hem de AB’nin hürriyetçi yaklaşımları bizi teşvik etmektedir.

Dipnot:

1- Emirdağ Lâhikası I, s. 202 (190) 2 5:51. 

Okunma Sayısı: 3241
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı