Parıltılı tüketim cennetinin büyüsüne kapılmış birey, eş zamanlı olarak sistemin diğer yüzüyle, korku ve tehdidin sahte cehennemiyle de karşı karşıyadır. Sistemin cehennemi gerçek bir hatayı cezalandırmak için değil; boyun eğmeyenleri hizaya sokmak ve çarkların dışında kalanları tecrit etmek için çalışır.
Sahte cehennem korkunun, mahrumiyetin ve tehdidin tüm alanlara yayılmış halidir. Şirketlerin ekran izleme yazılımları, güvenlik birimlerinin GPS takipleri ve mesaideki dijital denetim mekanizmaları insan hayatını panoptikan bir hapishaneye dönüştürür. Geçim derdi; tükenmeyen kredi borçları, ipotekler ve ay sonu stresi suretinde sinirsel çaresizlik ve panik hali üretir. Sistemin normlarına uymayan, itiraz eden bireylerin ya da ülkelerin -mesela- ‘terörist’ ilan edilerek küresel sistemden dışlanması ise ekranlarda bir şova, diziye ve canlı yayın eğlencesine dönüştürülür; cehennemin bir yüzü naklen yayınlanan bir gösteriye çevrilir. Güvencesizlik ve linç korkusu içinde çırpınan birey için hayat, faturasını ödeyebilmek, tatil paketlerinden faydalanabilmek, ekran şovunun kurbanı olmamak için her türlü baskıya boyun eğmek demektir.
İlk bakışta sahte cennet ile sahte cehennem zıt dünyalarmış gibi görünebilir. Oysa modern sistemin en büyük hilesi tam da bu noktada gizlidir: Bize cennetin kapısını açan ile arkasındaki cehennemi yöneten, iş gören aynı yapılardır.
BlackRock, Vanguard ve State Street gibi dev küresel sermaye grupları bir yandan arzu mühendisliği ve tüketim markalarıyla sahte cenneti inşa ederken; diğer yandan aynı yapılar bankaların, kredi şirketlerinin, savunma ve silah sanayisinin ve borç mekanizmalarının hissedarı olarak sahte cehennemin sahibidir. Yani sahte cennetler de sahte cehennemler de aynı odaktan yönetilmektedir. İnsanlara önce tüketim cennetinin hayalleri pazarlanmakta; ardından o kapıdan girmenin faturası faiz, borç sarmalı ve güvencesizlikle ödetilmektedir. Kitle psikolojisi uzmanları arzu üretiminin inceliklerini geliştirirken, büyük finansörler de bu arzuların sürekli borçlandırılarak tatmin edilmesini sağlamaktadır. Kısacası cennet ile cehennem mekanizması, uzun müddettir aynı küresel sermaye devlerinin iki farklı departmanı olarak çalışmaktadır.
Dijital âlemde de durum farksızdır. Sosyal medya platformları ücretsiz bir cennet (bağlantı, eğlence, onay, joyscrolling) sunar. Ancak bu cennetin (hizmetin) gerçek bedeli; kullanıcının zamanının ve zihni sağlığının tüketildiği ve doomscrolling (sürekli kriz takibi) ve filtre balonlarının ürettiği zihni fırtınaya maruz kalmanın cehennemidir. Sosyal medya kullanıcısının zamanı, seçimleri, beğenileri… izlenir, arşivlenir, istatistiğe dönüştürülür ve pazarlanır; bu bakımdan o bir sağmal inekten farksızdır. Platformda sunulan cennet, kullanıcının kendisini pazar malına dö-nüştürmek zorunda oluşuyla neticelenir.
Nursî’nin “yalancı” vurgusu çok kritiktir. Gerçek cennet ve cehennem mutlak adaletin mekânlarıyken; sahte cennet vaat ettiği doyumu asla vermez, sahte cehennem ise boyun eğdirmek üzere çalışır. İnsanın içindeki eksiklik duygusu, modern iktisadın pazarlama literatüründe tüketici yorgunluğu olarak ifade edilir. Halbuki yorgunluğun (eksiklik ve tatminsizlik duygusunun) kaynağı, sahte cennetin kendisidir.
Karşı karşıya duran iki bina yirmi birinci asırda da hâlâ ayaktadır; sahte cennet ve sahte cehennem her zaman birlikte sunulmakta ve birlikte itaat üretmektedir. Biri olmadan diğeri işlemez. Ancak bu iki yapının aynı merkezden yönetildiğini fark etmek, özgürleşme yolunda çok en önemli bir gelişmedir.